'Alışmış kudurmuştan beterdir!'

Yunanistan'da yapılan referandumun sonuçları, mevcut iktidara Yunan halkının verdiği güvenoyunu göstermemekte, aksine olumsuz ekonomik gidişatın çözümsüzlüğünü aksettirmektedir.

Dost ve komşu ülke Yunanistan’da sular durulmuyor. IMF’ye olan borçlarını vadesinde ödeyemeyen Yunanistan’a kreditör kuruluşlar tarafından yapılan ve iktidardaki Syriza hükümeti tarafından referanduma götürülen ‘kemer sıkma’ planı önerisi ‘ezici’ bir çoğunlukla reddedildi. Bu referandum, basında daha çok Başbakan Tsipras’ın bir güvenoyu yoklaması gibi görüldü ve Hükümet'in ‘güçlenerek’ çıktığı iddia edildi. Halka ‘sizin için yaptığımız kamu harcamaları ve maaş ödemelerini azaltmamızı onaylıyor musunuz’ diye sorulduğunda, halkın bu öneriyi büyük bir çoğunlukla reddetmesi gayet beklenen bir durum aslında! Çoğunluğun, öyle veya böyle elde ettiklerinden kolaylıkla vazgeçmelerini beklemek pek anlamlı değil. Uzun süredir devam eden ve sürdürülemez olan ekonomik durumun nasıl çözümleneceği üzerinde, bu referandumun hiçbir olumlu katkısı bulunmuyor. Bu tür bir 'ucuz' politik hamle, günü bile kurtaramayacaktır.

Yunanistan ekonomisi

Yunanistan’ın ekonomik verilerine kısaca bir göz atalım. Yunanistan’ın 2007 yılında yüzde 3,5 oranındaki GSYİH büyümesinden sonra cüzi bir büyümenin sağlandığı 2014’e kadar ekonomi sürekli olarak daraldı ve 2013 yıl sonuna kadar 2007 yılındaki GSYİH’sinin reel olarak yüzde 26’sını kaybetti! 2008 yılında 32 bin ABD dolarına yaklaşan kişi başına GSYİH 2014 yılında 22 bin ABD dolarının altında gerçekleşti. 2008 yılında yüzde 7,8 olan işsizlik oranı halen yüzde 30’lara yaklaştı. 2003 yılında yüzde 20’ye kadar yükselen tasarruf/GSYİH oranı, 2014 yılında ise yüzde 11,5 olarak gerçekleşti. Brüt kamu borcu/GSYİH oranı 2006 yılında yüzde 100’ün üstüne çıktı. 2014’te ise yüzde 177 – yani ülkenin neredeyse iki senelik yurtiçi gelirine kadar yükseldi. Ayrıca, Yunanistan'ın demografik verileri de pek iç açıcı gözükmüyor. Nüfusu yılda yaklaşık yüzde 1 oranında azalıyor. 1971 yılında toplam nüfusun yüzde 10,9’u olan 65 yaş üstü nüfus 2011 yılında yüzde 19’a yükselmiş (Türkiye’de bu oran 2013 yılı itibariyle yüzde 7,9). Yunanistan’ın emekli/çalışan nüfus oranı sürdürülemez düzeylerde. Ekonomik zeminini hazırlamadan, sorumsuz kamu harcamaları ve gereğinden yüksek emeklilik maaşlar ile ‘müreffeh’ bir sosyal ülke gibi davranılmasının bugünkü iflas duruma gelinmesindeki olumsuz etkileri çok belirgin. Doğal kaynak zengini Norveç için bu düzeyde sosyal harcamalar ekonomik olarak anlamlı olabilir ama Yunanistan için, bu sistem pek işlemiyor. Dahası, bu gidişatın bir noktada ülkeyi iflasa sürükleyeceği kaçınılmaz olarak gözükürken, halkın ‘böyle iyi, kemer sıkmak istemiyoruz’ demesi, Yunanistan’ın içinde bulunduğu durumun vahametini de gösteriyor. Ancak tek suçlu da 'havadan gelen' refaha alışan Yunan halkı ve kaynakları bilinçsizce savuran geçmiş Yunanistan yönetimleri değil. Sürdürülemez durumu görmezden gelerek büyük bir iştahla kredi vermeye devam eden bankacılık sistemi ve hatta Yunanistan’ın altyapı ve borç finansmanlarına katılan ülkelerin de bu gidişatta payları bulunuyor. Çıkarları zedelemeden kaçınılmazı ötelemeye yönelik bu yaklaşım iflas etti! Üretmeden ve gelir elde etmeden ‘ulufe’ dağıtım sürecinin sonuna gelindi. Referandumlarla ne kadar ertelenmeye çalışılsa da, bir noktada 'kemerlerin sıkılması' gerekiyor. İster istemez Yunan halkı ve hükümeti bu ‘darbeyi’ – askeri değil ekonomik darbe - göğüslemek zorunda kalacaklar. Aynı şekilde, kreditör banka ve ülkeler de bu darbeden paylarını alacaklar. Kötü gidişatı durdurmak yönünde bir aksiyon almadan, kendi çıkarları doğrultusunda bugüne kadar mevcudu 'kör topal' sürdüren veya gidişata göz yuman ve kolay paraya ‘alışan’ tüm taraflar bu çöküşten olumsuz olarak etkilenecekler.

Türkiye deneyimi

Yunanistan’ın ekonomik basiretsizliğini nasıl ve ne şekilde terketmesi gerektiğini, Türkiye’nin ekonomik istikrarsızlıkla mücadele örneklerini inceleyerek daha iyi görebiliriz. Türkiye’de döviz rezervlerinin kritik düzeye düştüğü, kamu bütçe açığının arttığı, ekonomik daralmaların yaşandığı dönemler olmuştur. 1980 ve 1994 yılındaki örneklerde görüldüğü gibi, gerektiğinde zorlu önlemler uygulanabilmiştir. Bu dönemlerde alınan ekonomik önlemler halkın büyük kesimlerini belli bir süre için ekonomik anlamda zorlamış ve çıkarlarını zedelemiştir. Söz konusu önlemler konusunda kamuoyu yoklamalarına gidilseydi herhalde kemerlerin gevşek tutulması kararları çıkardı! 2002 sonrasında, sıkı maliye disiplini ile 2001 krizinin yaraları sarılabilmiş ve 30 yılı aşkın süredir devam eden kronik enflasyon oranları normal seviyelere indirilebilmiştir. Aslında, ekonomik istikrarın sağlanabilmesi için alınması gereken önlemlerin neler olduğu, onlarca kitap ve makaleden bulunabilir. Ancak kalıcı başarı, önlem paketlerinin içeriğini tek başına bilmekten değil, onları uygulayabilme niyeti ve kudretine sahip olmaktan geçmektedir. İrade göstererek, gerekirse geniş kesimlerle karşı karşıya gelerek, kamu gelirlerini artırıcı ve faiz dışı kamu harcamalarını azaltıcı önlemleri alabilmek, ekonomik istikrarı getirmektedir. Faiz oranları büyük ölçüde, kreditör, yatırımcı ve diğer aktörlerin ülke ekonomisi ve siyasetindeki risklerle ilgili değerlendirmelerini yansıtmaktadır. Ülkenin risklerinin kontrol altında olduğu, geleceğe dönük olumlu beklentilerin oluştuğu ve tüm bunları yönlendiren bir politik iradenin var olduğunun mesajı, risk algısının olumluya dönerek faiz oranlarının aşağıya inmesini sağlamaktadır. Türkiye’nin ekonomik istikrarının sağlandığı dönemlerde, tüm bu unsurların başarılı bir şekilde uygulandığı görülmektedir. 2002 yılında GSYİH’nin yüzde 14,8’i düzeyinde olan iç ve dış borç faiz ödemeleri 2014 yılında yüzde 2,7’ye inmiştir. 2002 yılında yüzde 3,4 olan faiz dışı bütçe fazlası 2005 yılında yüzde 5,8’e kadar yükselmiştir (sonrasında borç oranlarının aşağıya çekilmesi ve küresel kriz ile faiz dışı bütçe fazlası hedefleri de tedricen aşağıya çekilmiştir). 2002-2014 arasında kamu brüt borcu / GSİYH oranı yüzde 73,4’ten yüzde 37,2’ye; kamu net borcu / GSİYH oranı yüzde 61,5’ten yüzde 10,7’ye gerilemiştir. Bakalım, Oxford kökenli mevcut Yunan Maliye Bakanı, işinin ehli olan kimselerin bildikleri önlemleri ne şekilde uygulayabilecektir? Her durumda, hem Yunan halkı hem de AB'nin güçlü ekonomileri büyük bir fatura ödeyeceklerdir. Üretmeden ve verimli olmadan, 'taşıma suyla değirmenin dönmeyeceği' anlaşılacaktır. Bu tür bir deneyim, yeni versiyon 'Yunan Trajedisi' formatında olacaktır!