Avrupa'da aile şirketleri

Avrupa'da aile şirketleri küresel ölçeklere ulaşabiliyor ve etkin bir yönetişim yapısına sahip olabiliyor.

PriceWaterhouseCoopers (PwC) aile şirketini; ‘hisselerin ya da oy hakkı çoğunluğunun şirketi kuran ya da satın alan kişi ya da bir aile veya akrabaya ait olduğu şirket’ olarak tanımlanıyor. Aile şirketini belirleyen diğer özellikler arasında; ‘ailenin en az bir üyesi ya da temsilcisinin üst düzey yönetim kadrosunda ya da şirket yönetiminde günlük sorumluluklara sahip olması’, halka açık şirketlerde ‘şirketi kuran veya satın alan kişinin (ya da ailelerin) oy haklarının en az yüzde 25’ini’ elinde tutması ve ‘aileden en az bir kişinin şirket yönetim kurulunda görev’ alması bulunuyor. Türkiye’deki aile şirketlerine ilişkin olarak yapılan PwC çalışmasında, bu şirketlerin hızlı karar verebilme ve radikal kararların alınabilmesine imkân tanıyan esnek bir yapıda bulunma gibi olumlu özelliklerin yanı sıra bazı dezavantajlardan da bahsediliyor. Bu olumsuzluklar arasında kurumsal yönetişim kurallarının yeterince uygulanmaması, profesyonellik eksiği ve yönetim kabiliyeti yetersiz olan aile bireylerine sorumluluk verilmesi gibi hususlar yer alıyor. Aile şirketleri söz konusu kurumsal yapı ve profesyonellik eksikliklerinden dolayı, küresel rekabetin gerektirdiği yönetim kalitesi ve deneyiminden yoksun kalabiliyor ve bu nedenle belli bir ölçeğin ötesinde büyümekte zorlanabiliyor. Ancak bu olumsuzluklar aile şirketlerinin kaçınılmaz bir kaderi olarak görülmemeli. Örneğin Avrupa’da, başarıyla yönetilen ve küresel ölçeğe ulaşmış birçok aile şirketi bulunuyor.

Aile şirketlerinin büyüklüğü

Aile şirketleri ve servet sahibi aileler ile ilgili yayınlarıyla tanınan CampdenFB dergisi, Avrupa’da en büyük 100 aile şirketi ile ilgili çalışmasının sonuncusunu 2012 yılında yayımladı. Liste, PwC’nin tanımıyla örtüşecek şekilde, sermayesinin yüzde 25’ini tek bir ailenin kontrol ettiği şirketleri dikkate alıyor. Bu 100 şirketin 2011 yılı toplam net satışları Avrupa Birliği'nin GSYİH’sinin yüzde 14’ü seviyesinde gerçekleşmiş. Bu listede, çok büyük ölçekli ve bilindik şirketler göze çarpıyor! Listenin başında 159 milyar avro 2011 yılı net satışları ile Alman otomotiv şirketi Volkswagen bulunuyor. Volkswagen’ın yüzde 32,2’si şirketin öncülerinden Ferdinand Porsche’un torunlarına ait. İkinci sırada 84 milyar avro 2011 net satışları ile İtalyan otomobil şirketi Fiat bulunuyor. Agnelli ailesi Fiat’ın yüzde 30’unu elinde bulunduruyor. Üçüncü sırada 72 milyar avro 2011 net satışları ile Lüksemburg merkezli demir-çelik devi ArcelorMittal yer alıyor. Şirketin yüzde 41 oranındaki hissesi, 2006 yılında eski ismiyle Arcelor olan şirketi satın alan Hindistan kökenli Mittal ailesine ait. İlk 100 listesinde; BMW, Metro, Peugeot/Citroën, Bosch, Roche, Koç, Ikea, L'Oréal, Kuehne, Sodexo, Henkel, Oetker, Sabancı, Swatch ve Barilla gibi farklı sektörlerden ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu farklı ülkelerden şirketler yer alıyor. Listenin genelinde Alman şirketlerinin ağırlıkta olduğu görülüyor ve Almanya’yı Hollanda ve Fransa takip ediyor. İngiltere’nin ilk 100’e giren şirket sayısı ise bu ülkelere göre daha sınırlı. Avrupa’nın en büyük aile şirketleri sıralamasında Kıta Avrupası’nın daha fazla, İngiltere’nin ise daha sınırlı ölçüde yer alması, ön plana çıkan kurumsal yapı anlayışlarının farklılığından kaynaklanıyor. 2000 yılında Whittington ve Mayer tarafından yazılan ‘The European Corporation: Strategy, Structure and Social Science’ (Avrupalı Şirket: Strateji, Yapı ve Sosyal Bilimi) kitabına göre; bir tarafta şirketler, ortaklar ve çalışanlar arasındaki uzun vadeli ilişkilere dayanan Orta ve Kuzey Avrupa’daki ‘Ren Kapitalizmi’, diğer tarafta ise piyasa dinamiklerine ve kısa vadeli getirilere daha fazla önem veren ve İngiltere’de hakim olan ‘Amerikan Kapitalizmi’ yer alıyor. İngiltere’de II. Dünya Savaşı öncesi İngiltere’sinde şirket yönetimlerinin başarısızlığının, şirketlerde aile kontrolünün ekonomik katma değeri azamiye çıkarmaya engel olduğu görüşü yer buluyor. İngiltere’de özellikle 1979 sonrasındaki Thatcher döneminde hisse sahipliğinin tabana yayılmasını teşvik eden özelleştirmeler ve deregülasyonlar ile ‘aile şirketi’ kavramından uzaklaşılıyor.

Aile şirketlerinin kurumsal yönetişimi

Kıta Avrupası’nda yaygın olan aile şirketlerinin kurumsal yönetişim performansları ile ilgili bir çalışma, danışmanlık firması Russell Reynolds Associates ve İspanyol işletme okulu IESE tarafından 2014 yılında hazırlanmış. Çalışma Almanya, Fransa, İtalya ve İspanya’daki halka kapalı 106 aile şirketini kapsıyor. Çalışmanın bir eksiği, aile şirketi yapısında olmayan şirketlerle bir karşılaştırma yapmaması. Ancak yine de yönetim kurullarının yapısı ve çalışma şekilleri, bu şirketlerin yönetim etkinliğini gösteriyor. Bu çalışmaya göre, söz konusu dört ülkedeki aile şirketlerinde aile bireyleri yönetim kurullarının üyelerinin yarısını oluşturuyor. Diğer bir ifade ile, yönetim kurullarındaki sandalyelerin diğer yarısında aile dışı bireyler oturuyor. Neredeyse tüm yönetim kurullarında, şirketin ekonomik ve finansal durumu, satış performansı ve yatırımlarının detaylı olarak değerlendirildiği ifade ediliyor. Bu bulgular, yönetim kurullarının etkin işleyişine örnek olarak gösteriliyor. Ancak çalışmadaki şirketlerin sadece üçte birinin, bir sonraki genel müdürün seçilmesine ilişkin ‘halefiyet’ (succession) planlaması yaptıkları tespit ediliyor.

Sözün özü, Avrupa’daki aile şirketlerinin ölçekleri ve yönetim performanslarının incelenmesi; doğru yönetişim kuralları uygulandığında, aile şirketlerinde olması muhtemel yönetim hatalarının önemli bir kısmının aşılabildiğini ve bu şirketlerin küresel ölçeklere gelebildiğini gösteriyor. Özellikle yönetim kurullarında aile dışı bireylere yeterince yer verilmesi ve yönetim kurullarının bir ‘formalite’ organı olmanın ötesinde şirket yönetiminde etkin kararların alınabilmesi ile yönetim kurullarının etkin bir işleyişe sahip olabileceği anlaşılıyor. Türkiye’deki aile şirketlerinin büyük kısmında gözlemlenen açmazlar; yönetim sahipliği tek bir ailede olsa bile, yönetim kurulları ve üst yönetimde aile dışı profesyonel yöneticilere yer verilmesiyle aşılabilir. Bu şirketler; profesyonel bir bakış açısıyla yönetilmeleri durumunda, ‘küçük olsun benim olsun’ zihniyetinin ötesine geçerek küresel arenada kendilerini gösterebilir.