Bankalar ve regülasyon

Bankalar, kendi kendilerini denetleme kabiliyetlerini gösteren iç risk yönetim sistemleri konusunda henüz yeterince gelişemedi.

Küresel mali krizin başladığı dönemden beri bankacılıkta risk yönetimini ‘sıkılaştıran’ düzenlemeler birçok ülkede hayata geçti. Krize uzanan süreçte, bankaların, serbest regülasyon ortamını kötüye kullanarak ve ‘kontrolsüz’ risklilik üzerinden büyümelerinin krizin en büyük sebebi olduğuna inanıldı. Bunun tekrarlanmaması için bankaların ‘oyun alanları’ yeni regülasyonlarla ‘daraltıldı’. Ancak regülasyonların yoğunlaşması yeni bir sorunu su yüzüne çıkardı: Bankaların kârlılığı ve mali performansları! The Banker dergisi, bankaları ‘hizaya getirmek’ için düzenleyici kurumların devreye girmesini, bankaların kendi risk yönetim sistemlerinin yetersizliğine bağlarken bu durumun bankalarda oluşturduğu verimsizliğe dikkat çekti. Bankaların yapması gereken ise risk yönetim konusunu, düzenleyici kurumların insafına bırakmadan kendi içlerinde çözmeleri ve etkin birer risk yönetim sistemine kendi bünyelerinde işlerlik kazandırmaları. Ancak denetim kuruluşu Ernst&Young ve bir ‘bankalar derneği’ olan ‘Institute of International Finance’ tarafından üç senedir yıllık olarak hazırlanan, küresel mali piyasaların en önemli bankalarının yöneticileri ile yapılan anket sonuçlarını derleyen ‘Mali Hizmetlerin Risk Yönetiminde İlerleme’ (Progress in Financial Services Risk Management) çalışması, bankaların henüz risk yönetim sistemlerini oluşturmada yeteri kadar yol almadıklarını gösteriyor. 

Bankalarda risk
Bankacılık en basit tanımıyla ‘risk’ üzerine kuruludur. Bunun neden olduğunu anlamak için çok basit bir örnek ile banka işleyişine bakalım: Bankalar, sınai ve ticari şirketlere göre, özsermayeye oranla çok daha fazla miktarda dış kaynak kullanarak faaliyet sürdürmek durumundadırlar. Bankalar genelde kısa vadeli olan mevduat toplayarak daha uzun vadeli olan kredilere ve menkul kıymetlere yönlendirirler ve mevduat maliyeti ile aktif getirisi arasındaki farktan (spread) yararlanarak ve hizmet komisyonları ile kâr ederler. Bu esnada kaynak ve varlıkların para birimleri de farklı olabilir. Faiz oranı hareketleri, çapraz kur oynamaları, menkul kıymet fiyatlarındaki değişimler ve kredi batıkları bankalar için risk unsurudur. Ancak bu riskleri hiç almadan da bankalar faaliyet gösteremezler. Finans teorisi de risk ile getiri arasında pozitif bir ilişkinin var olması gerektiğini söyler. Teorik olarak daha fazla risk, daha fazla getiri demektir. Ancak bir banka tarafından alınacak risk, şirketin özvarlıklarını tehlikeye atacak ölçüde olmamalıdır. Bu yaklaşım riskin öncelikle tanımlanması, sonrasında tespiti, ölçülmesi ve en önemlisi risk sınırlarının belirlenmesini ve en sonunda da risk yönetiminin şirket stratejilerine yansıtılması ve organizasyon tarafından benimsenmesini gerektirir. 

Anket sonuçları
Bahsedilen çalışma, bankaların böyle bir etkin ‘risk yönetimini’ ne ölçüde benimsediğini resmediyor. Anket katılımcılarının yüzde 58’i son bir sene içerisinde, kurum genelinde bir ‘risk kültürü’ oluşturulması konusuna ilgilerinin arttığını beyan etmiş. Banka yönetim kurullarının yüzde 51’i, risk yönetimine daha fazla odaklanmış. Bankaların yüzde 51’i, ne kadar risk alınması gerektiğinin ölçütü olan ‘risk iştahı’ konusunda bir ölçüt ve sistem belirlemiş. Ancak sadece yüzde 26’sı bu ölçütleri iş yapma biçimlerine yansıttığını ifade etmiş. Kurumların sadece yüzde 31’i, batık riskini önceden önleyebilme kabiliyeti olan ‘kurtarma’ (recovery) planı yapmış. Yüzde 75’i son bir sene içerisinde stres testi yapmışken sadece bankaların yüzde 49’u stres testlerini stratejik kararlarına yansıtmış. Bankaların yüzde 42’si risk şeffaflığı konusunda gelişme sağladıklarını belirtirken yüzde 63’ü de iki sene içerisinde bilişim sistemlerine daha fazla yatırım yapacaklarını vurgulamış. Sözün özü, önceki yıllara göre oranlarda artış sağlansa da risk yönetimiyle ilgili en önemli konularda bile, küresel ölçekte en önemli bankaların ancak yarısının somut bir adım atmış oldukları gözlemleniyor. Son dönemlerde LIBOR skandalı ve ‘para aklama’ konularıyla gündeme gelmeye devam eden bankaların ‘yaramaz çocuk’ olma psikolojilerini terk edemedikleri görülüyor. Bankaların risk yönetim konusundaki bu ‘yavaşlıkları’ önümüzdeki dönemlerde yeni başarısızlıklar olarak karşımıza çıkabilir.