Finansal küreselleşme, yapısal değişim ve büyüme

Son 30 yılda kaynak dağılımının serbest finansal piyasa dinamiklerine bırakıldığı ülkeler büyüme performansında geride kaldı.

Son 30 yıla dünyada finans sektörünün ekonomik yapı içerisinde ağırlık kazanması damgasını vurdu. Bu süre boyunca finans piyasalarının ve finansal ürünlerinin gelişmesinin, piyasaların ‘görünmez eli’ üzerinden ekonomik verimlilik ve büyümeye ‘otomatik’ olarak katkıda bulunacağı inanışı yaygındı. Serbest finans piyasalarında mali kaynaklar bu tür bir sistemde verimli alanlara akacak, böylelikle optimal bir mali kaynak dağılımı ile azami düzeyde verimlilik ve büyüme artışı sağlanacaktır. Ancak geçen süre finans-reel piyasa etkileşiminin bu kadar basit olmadığını gösterdi. Serbest finans piyasaları kaynakların optimal dağılımını sağlamadığı gibi, yaşanan küresel kriz ve şirket skandalları kısa vadeli ‘finansal getiri’ odaklı bir sistemin olumsuz taraflarını gözler önüne serdi. Birleşmiş Milletler’in ticaret, sermaye yatırımları ve ekonomik gelişme üzerine odaklanan birimi olan UNCTAD (United Nations Conference on Trade and Development), yeni bir çalışmasında, gelişmekte olan ülkelerde ‘malileşme’ (financialization) ve ‘finans güdümlü küreselleşme’ (finance driven globalization) ile büyüme arasındaki ilişkiyi analiz ediyor. Ana eksenlerden olan finansal küreselleşme düzeyi, bir ülkenin mukimleri tarafından sahip olunan yabancı varlıkların ve yükümlülüklerinden oluşan dış borçların toplamının GSYİH’ye oranı olarak tanımlanıyor. Çalışmada, 136 ülkenin finansal küreselleşme düzeyi ve 1990-2007 dönemi kişi başına GSYİH reel artışları bir araya getirilmiş. Bu analizde, ekonomik performansta iyi noktada olmakla birlikte finansal küreselleşmeyi yakalayamamış 42 adet gelişmekte olan ülke dikkat çekiyor. Bu ülkelerin ekonomik geçmişlerine ve ekonomi politikalarına bakıldığında ‘yapısal değişim’ denilen bir unsurun öne çıktığı tespit ediliyor. 

‘Yapısal değişim’ ve büyüme
Çalışmada, büyüme için iki temel dinamik saptanmış: ‘Yapısal değişim’ ve ‘sektör içi verimlilik artışı’. Yapısal değişim, ekonomideki toplam kaynakların düşük verimlilikli alanlardan yüksek verimlilikli alanlara kaydırılması olarak tanımlanıyor. Belli bir alandaki işgücü verimliliğinin zaman içerisindeki iyileşmesi ise ‘sektör içi verimlilik artışı’ olarak adlandırılıyor. Basit bir rakamsal örnekle: Kaynakların, verimliliği 100 birim olan bir sektörden verimliliği 150 birim olan başka bir sektöre kaydırılması ‘yapısal değişim’, 150 olan verimliliğin sektörde 200 birime çıkması ise ‘sektör içi verimlilik artışı’ olarak görülebilir. Özellikle Asya gibi daha yüksek büyüme performansı yakalamış bölgelerde, bu iki eksende de ilerlemeye önem verildiği anlaşılıyor. Peki, finansal küreselleşme ile yukarıda anılan reel büyüme dinamikleri neden bir araya gelmiyor? Kaynak dağılımı ‘görevinin verildiği’ finansal piyasalar verimlilik eksenini göz önüne almadan kaynakları kısa vadeli spekülatif kârların elde edilebileceği ‘verimsiz’ alanlara yönlendiriyorlar. Kaynak dağılımını finansal piyasalara bırakan ülkeler yapısal değişim ve verimlilik odağından uzaklaşıyorlar. Bankalar uzun vadeli proje finansmanı yerine kamu borçlarını ve tüketicileri finanse ediyorlar. Borç imkânları mali kaynakların spekülatif gayrimenkul yatırımlarına akmasına neden oluyor. Şirketlerin kârlarından biriken yedek akçeler, verimli reel yatırımlar yerine finansal varlık alımlarına ‘harcanıyor’. Bu tespitlerden sonra sunulan UNCTAD’ın ‘başarı reçetesi’ bir ölçüde ‘devletçi’ ve ‘korumacı’ görülebilir: İthalat bariyerleri, kamusal sermayeli yatırım bankalarının büyütülmesi, yönlendirilmiş (hangi alanlara aktarılacağı belirlenmiş) krediler, yerli girdi zorunlulukları, sermaye kontrolleri ve endüstriyel kalkınma planları... Bu ölçüde ‘devletçi’ bir reçete, çağın gereksinimlerinin gerisinde kalmış olabilir. Ancak işgücünün tarım gibi verimsiz alanlardan üretim gibi daha verimli alanlara kaydırılmasıyla başarı kazanan Hindistan ve Tayland ve benzeri örnekler, kaynak dağılımına yönelik bir yol haritası gösterebilir. Türkiye’de istihdamın % 25.5’i tarım alanında çalışırken bilgi ve iletişimde bu oran sadece yüzde % 0.9. Finansal piyasaların tasarrufların yatırımlara yönlendirilmesindeki önemi devam etmekle birlikte, ‘hantal’ bir planlama ekonomisine doğru gitmeden, uzun vadeli eğitim ve teşvik programları ile işgücünün geniş bir zaman çerçevesinde daha verimli alanlara kaydırılması kalıcı ve sağlıklı büyümenin anahtarı olabilir.