Gelir pastasının 'çalışan' dilimi

Teknolojik gelişmeler, prodüktivite kazanımları, sermaye derinleşmesi ve küresel rekabet, ücretli çalışanların gelirden aldığı payı küçültüyor.

Bir ülke ekonomisinin büyümesi, gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) yani ülkenin toplam ekonomik üretiminin artışı ile ölçülür. Ülkedeki toplam nüfusa bölündüğünde ise kişi başına gelir ortaya çıkar. Ekonomik büyümenin nüfus artışının üzerinde olması kişi başına geliri yükseltir. Ancak bu durum her zaman toplumdaki bireylerin genelinin cebine giren paranın arttığını göstermez. Toplam gelirin ne şekilde dağıldığını gösteren çeşitli yöntemler mevcuttur. Toplam milli gelir içerisinde çalışan kesimin aldığı pay bu yöntemlerden biridir. Bu payı şu şekilde anlatabiliriz: Doğrudan veya dolaylı olarak bir ülkede elde edilen ‘katma değer’, sermayedar ve çalışanlar arasında paylaşılır. Bir ‘değer zinciri’nde oluşan ‘katma değer’in neredeyse tamamını bu şekilde bölmek mümkündür. Bir hazırgiyim şirketinin sermayedarları, cirosunun belli bir kısmından çalışanlarına, kalan kısmından da kumaş ve diğer girdi tedarikçilerine ve tesis ekipmanlarının üreticilerine pay ayırarak devlete olan vergisini de ödedikten sonra geri kalanını kâr payı olarak çekebilir. Bir ülkedeki çalışan nüfusun önemli bir kısmı ücretli iken ancak küçük bir kısmı ‘işveren’ veya sermayedar olarak nitelendirilebilir. Bu duruma istatistiki bir örnek vermek gerekirse TÜİK verilerine göre Türkiye’de, 23.3 milyon istihdamın, sadece 1.2 milyon kişisi başkalarını çalıştıran konumundaki ‘işveren’, 14.7 milyon kişi ücretli çalışandır! Milli gelirin sayıca fazla olan ücretli nüfus ile sayıca çok daha az olan işveren/sermayedar arasındaki dağılımı, gelir dağılımı ve ekonomik refah ile ilgili önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor.
OECD’nin ‘İstihdam Görünümü 2012’ çalışması, dünyada ücretli çalışanların toplam gelirden aldığı payın 20-30 yıllık bir süre içerisinde sergilediği düşüşe ve bu düşüşün nedeni olan dinamiklere dikkat çekiyor. OECD ülkeleri genelinde 1990’ların başından 2000’lerin sonuna kadar ücretli çalışanların gelirden aldıkları pay yüzde 66’dan yüzde 62’lere inmiş. Düşüşten toplumun tüm kesimleri aynı ölçüde etkilenmediği verilerden çıkan sonuçlar arasında. Örneğin, OECD ülkelerinde ücretli çalışanların en yüksek yüzde 1’lik gelir diliminden aldığı pay son 20 senede ortalama yüzde 20 oranında artmış –bu dilimde tabii ki CEO ve diğer üst düzey yöneticiler yer alıyor- diğer taraftan eğitim düzeyi düşük ve daha az kalifiye olan çalışanlar ise daha düşük gelir dilimlerine doğru kaymışlar. Sonuçta, işçi payının değişimi gelir dağılımında önemli bir bozulmaya neden olmuş. Peki bu değişimin nedenleri nelerdir? Çalışan başına çıktı değerini gösteren prodüktivite artışı üretimde daha az çalışan ile daha fazla çıktı alınmasını sağladığından çalışanların toplam pastadan aldıkları pay düşüyor. Özellikle teknoloji ve bilgi paylaşımı alanında yakalanan gelişmeler prodüktivite artışına neden oluyor. Bunu göz önüne getirmek için 1980’lerin başında kâğıt kalemle işlem yapan çok sayıda çalışandan oluşan bir muhasebe servisi ile bugünün muhasebe yazılımı yüklü bir bilgisayar başında çalışan bir veya birkaç elemandan oluşan bir muhasebe servisini karşılaştırabilirsiniz. ‘Sermaye derinleşmesi’ (capital deepening) olarak adlandırılan ikinci bir unsur, çalışan başına yatırılan parasal, fiziki veya teknolojik sermaye artışına işaret ediyor. Örneğin, bir üretim bandına rutin işleri yapacak bir robotun konulması işçi ihtiyacını azaltarak ‘sermaye derinliğini’ yükseltiyor. OECD’ye göre bu iki unsur, gelirdeki ücretli çalışan payındaki düşüşün yüzde 80’ini açıklıyor. Bunların ötesinde, küresel rekabet koşullarının kızışması, küreselleşmenin hızlanması gibi trendler, yerel üretim zincirlerinin, daha ucuz üretimin olduğu Uzakdoğu gibi bölgelere kaymasına neden oluyor. Bu kaçınılmaz trendler, teknolojik gelişmeyi ve ‘sermaye derinleşmesini’ durdurmak ve küreselleşmenin önüne geçmek gibi ‘yıkıcı adımlarla’ geri çevrilemeyeceğine göre, hükümetlerin, trendin sonucu olan başta gelir adaletsizliği gibi sosyal sorunları aşması için bazı politika adımları da öneriliyor. Bu adımlar arasında, çalışanların ‘makinelere karşı yarışında’ (race against the machine) öne geçmesi için yeni yeteneklerin kazandırılmasına yönelik eğitim programları, vergi yükünün düşük gelirli ve ücretlilerden, yüksek gelir grubuna kaydırılması –özellikle servet vergileri yoluyla– gibi öneriler yer alıyor. Sözün özü, işgücü tarafından sağlanan teknolojik gelişmeler ve sermaye derinleşmesi dönüp dolaşıp işgücünü vuruyor!