Ücretler ve büyüme sarmalı

Krizden çıkış yolunda ücretlerin düşük tutulması, sonuçta toplam tüketim talebini baskılayarak ekonomik büyümenin önüne geçiyor.

Dünya ekonomisi, 2007 yılında başlayan küresel krizin sona erdiğine dair büyüme rakamlarını pek yakalayamadan, yeniden bir resesyona girme sinyalleri vermeye başladı. IMF tarafından geçen günlerde yayımlanan tahminler, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde büyümenin önemli ölçüde yavaşlayacağına, hatta AB ekonomisinin daralacağına işaret ediyor. Bu olası yavaşlama ve daralma yeni bir konjonktürel dalga mı yoksa üstesinden gelinemeyen yapısal bir sorunun sonucu mu? Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) tarafından yayımlanan ‘Ticaret ve Kalkınma Raporu 2012’, ekonomik sistemde, ‘büyüme sarmalına’ yol açan ‘hataya’ dikkat çekiyor.

Ücretler, gelir dağılımı ve büyüme

UNCTAD’a göre, kriz sonrasında alınan önlemler ve uygulanan özel sektör politikaları, şirket ve sektörlerin uluslararası rekabet güçlerini yukarıda tutmak için başta ücret olmak üzere maliyet avantajı sağlamaya yönelik adımlar içeriyor. Ücretlerin ‘baskılanması’, şirketlerin kârlılığı üzerinden ‘zengin kesimin’ gelirini arttırmasına katkı yapıyor. Sayıca az olan bu kesimin gelir artışı ancak lüks tüketimin artmasına yol açıyor. Ancak tüketimin itici gücü olan çalışan kesimin gelirinin azalması, toplam talebi yetersiz hale getiriyor. Sonuçta ‘rekabetçilik’ için atılan adımlar ‘gelir eşitsizliğine’ yol açıyor. UNCTAD’ın ‘Küreselleşme ve Kalkınma Stratejileri’ Direktörü Heiner Flassbeck, 2. Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik kalkınmanın temelinde yatan bir ‘sosyal mutabakat’ olan ‘işgücünün üretim büyümesinden kaynaklanan gelir artışından eşit pay alma’ kuralının ‘rekabet’ süreci içerisinde terk edilmesinin bugün yaşanan ekonomik sorunların temelinde olduğunu savunuyor. Ülkelerin birbirinden bağımsız olarak uygulamaya geçirdiği stratejilerin bu sorunu aşmaya yetmediği düşünülüyor. Olayı şu şekilde anlayabiliriz: Uluslararası rekabetçiliği arttırmak için her ülkenin ve şirketlerinin attıkları adımlar, kendi çalışanlarının gelirleri ve o ülkenin toplam iç talebi üzerinde daraltıcı etki oluşturuyor. Ancak uluslararası rekabet gücü sadece maliyet avantajı sağlamak değil, ‘hedef’ ülkenin tüketim talebinin canlı kalmasına da bağlı olduğundan, toplamda, uzun vadede kimsenin yeterince ‘kazanamadığı’ bir sarmal içine giriliyor. Son otuz yıllık süreçte elde edilen teknolojik gelişmeler ve verimlilik kazanımları da ‘işgücüne’ eskisine göre daha az ihtiyaç duyulmasına ve işgücünün –ücret seviyesine temel oluşturan- görünen ‘marjinal’ katkısının düşmesine neden oldu. Ancak işgücünün ‘ikili rolünün’ –yani hem üretime katkıda bulunan hem de geliriyle tüketimi oluşturan kesim olduğunun- göz ardı edildiği bir sistemde sürdürülebilir bir çıkış elde etmek gittikçe zorlaşacak. UNCTAD raporunda teknoloji ve verimlilik kazanımlarının ücretli kesim aleyhinde işlememesi için bir kural getiriyor: Ücretler, üretimdeki verimlilik artışlarına paralel düzeyde güncellenmelidir. Böylelikle ücretlerin milli gelir içerisindeki payı nispeten sabit kalarak talep zayıflığının önüne geçileceği öne sürülüyor.

UNCTAD’ın önerisi, özünde belli bir iç mantık içermekle birlikte, böyle bir stratejinin ancak dünya üretiminde söz sahibi olan tüm aktörlerin ‘eşgüdümlü’ hareketiyle başarıya ulaşacağı anlaşılıyor. Aksi takdirde, ülkelerin fazlasıyla ihtiyaç duydukları ‘uluslararası sermaye’, ücretin daha rekabetçi kaldığı bölgelere hızlı bir şekilde kayabilecek. Uluslararası rekabet güçleri nedeniyle hızlı büyüme trendini istikrarlı bir şekilde sürdürdüğünden ‘iç talep yetersizliğini’ henüz önemli bir tehdit olarak algılamayacak olan Asya ülkeleri böyle bir ‘strateji oyununa’ girmek istemeyeceklerdir. ‘Küresel mutabakatın’ sağlandığı ve sosyal eşitliği ön plana çıkarabilecek bir ücret/istihdam politikası, ancak başta Asya olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerin söz konusu ‘sarmalın’ etkilerini hissetmeleriyle gündeme gelebilir. Her ne kadar gelişmekte olan ekonomilerde en son büyüme tahminleri aşağıya çekilse de yakın gelecekte Asya’da büyümenin durması beklenmediğinden, bahsedilen ‘küresel mutabakat’ için önümüzde daha uzun bir süre bulunuyor!