Aşkın ertesi günü

Nasılsınız, iyi misiniz? Bir sevgiliniz var mıydı 14 Şubat, Aziz Valentin gecesi kollarınızın arasında ve birkaç saatliğine değil...

"Göründüğün kadar eşsizmişsin gerçekten
tek nüsha üretilmişsin, sonra üretim durmuş.
Fabrika yıkılmış çünkü...
Bizleri kıskananlar yıkmış."
Tolga İREGÖR



Nasılsınız, iyi misiniz? Bir sevgiliniz var mıydı 14 Şubat, Aziz Valentin gecesi kollarınızın arasında ve birkaç saatliğine değil, tüm gece boyunca? Bazıları gereksiz buluyorlar Türkiye'de 'Sevgililer Günü' çevresinde yapılan 'aşk' tantanasını. Neymiş? Bizim âdetlerimizden değilmiş. Doğru. Bizim âdetlerimiz arasında dünyevi sevgiye, insani aşka yer yok. Ulvi sevgiler, ruhani aşklar vardır bizim âdetlerimizde. Sokaklarda öpüşülmez mesela. Adam boğazlanmadığı zaman, Allah için koyun kesilir, kana kana. Tam da bu yüzden severim ben, Şeker Bayramı'nı, Hıdrellez'i, Çingenelerin Kakava'sını, Noel'i ve Saint Valentin'i. Kimsenin kimseye kurban edilmediği, kansız sevgi ve aşk günlerini. Bu bayramların kimine 'ithal' diye burun kıvıran cahiller, tabii bilmezler bu günlerin hepsinin, istisnasız hepsinin, aşkına karşılık bulamayan Valentin'i postmortem vaftizle Hıristiyan ve hatta 'aziz' ilan eden kutsallığın dahi, çağlar ötesi dinlerden, insanların dağlara taşlara, gökyüzündeki yıldızlara ve güzel ağaçlara taptığı zamanlardan geldiğini, tektanrılı dinler tarafından 'apartılıp' benimsendiğini. Öyle sevindim ki dün Türkiye'deki çiçek satışlarına, Saint Valentin'i kutlayan televizyon programlarına, gazete yayınlarına ve tabii, tanımadığım insanlardan aldığım ilan-ı aşk mesajlarına... Ülkemde keşke her hafta bir Saint Valentin olsa da, insanlar yalnızca Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş gibi takım aşklarıyla yetinmeyip, bireysel aşkları da kutlasa.
Bence Saint Valentin kadar önemli bir gün daha var: Ertesi gün. Geçici aşkları kalıcılardan ayıran, 'sonra' değil midir zaten? Sonraların bittiği yerde, çiçekler solar, sözler unutulur; bırakın aşkları, o aşkların kahramanları insanlar bile ölür ama... Yazılar kalır. Aşkın gerçek tanığı kimdir derseniz, ne mekân, ne zaman, ne de dostlardır derim size. Ama mektuplar olabilir.
Victor Hugo, 2 Ocak 1833 günü Juliette Drouot'ya âşık olduğu anı: "Gözlerin gözlerime ilk kez değdiğinde, yüreğinden yüreğime bir ışık aktı ve doğan şafak bir harabeyi aydınlattı..." sözleriyle kaydeder sevgilisinin not defterine. Yalnızca dehasıyla değil, inanılmaz verimliliği, bedensel gücü, cinsel iştahıyla da 'dev adam' Hugo, kendisini yalnızca ölümün ayıracağı Juliette Drouot'ya 50 yıl süreyle tam 300 aşk mektubu yazar. Bir o kadar da Juliette'den alır. 21 Mayıs 1866'da, yani Hugo'yla aşkının otuz üçüncü baharında, bakın Juliette hangi sözcüklerle mektup yazmaktadır:
"Ey taptığım sevgili! Mektubun cennetin kokularını ve yıldızların pırıltısını taşıdı haneme. Dehanın ışığında ruhunu içmiş gibi sarhoşum. Yüreğim kamaştı, dönüyor başım. Bana ilk kez, 'Seni seviyorum!' dediğindeki gibi bir hoşum. O an, öpücüklerine layık güzellikte olmadığımı düşünüyordum, bugün aşkına. Oysa Tanrı biliyor seni ne kadar çok ve nasıl sevdiğimi. Çekingenliklerim bile aşkımın boyutunda. Ezik ve kibirli, gururlu ve sade, her duygu sevginin izi bende. Basit varlığım, varlığına hayran, sen bir tanrısın, ben de tapınanın..."
Hepinize, ertesi günleri uzun aşklar dilerim, sevgili okurlarım.