İnanç ve zorbalık

Halen Moskova'da yaşayan, Soğuk Savaş döneminin ünlü casusu George Blake, gazeteci Sylvie Braibant'ın akrabası olur.

Halen Moskova'da yaşayan, Soğuk Savaş döneminin ünlü casusu George Blake, gazeteci Sylvie Braibant'ın akrabası olur. Hem arkadaşım, hem de Fransız televizyonundaki müdürüm bizim Sylvie, Rusya'ya her yolu düştüğünde ziyaretine gittiği George amcasına, bir gün: "Sence komünizm niye hezimete uğradı?" diye sormuş. Hakkında cilt cilt kitaplar yazılan ve sayısız televizyon belgeseline konu olan George Blake'in maceralarından belki haberiniz vardır: Önce İngilizler hesabına casusluk yapan Blake, bir süre sonra komünizme inanıp saf değiştirmiş, Londra'da Sovyet casusu olarak tutuklanmıştı. İngilizler, Blake'i kırk yıl ağır hapis cezasına çarptırdılar. Ancak İrlandalı komünistler, casusu hapishaneden kaçırdı ve SSCB'ye sığınan George Blake'i, demokrasiye geçen Rusya bile geri vermedi.
Kaçırılışının üstünden yıllar geçmesine rağmen, Rusya'dan dışarı adım atsa tutuklanıp İngiltere'ye teslim edilecek olan emekli casus, yeğeni Sylvie'nin sorusuna yanıt olarak bir öykü anlatmış: "1950 yılında, İngiliz Komünist Partisi Genel Sekreteri, Londra'daki Hyde Park'ta bir dinleyici topluluğuna Komünizm propagandası yapıyordu. Komünist
rejimin ne kadar eşit ve hakça bir düzen getireceğini simgeleyebilmek için: 'Yoldaşlar, bu ülkeye komünizm geldiği zaman hepiniz, krem şantiyili çilek yiyebileceksiniz,' diye bitirdi söylevini. İngilizler için çilek ve krem şantiyi, o yıllarda kolay ulaşılmayan bir lükstü. Topluluktan sevinçli bir alkış koptu, tam genel sekreter kürsüden inecekti ki, bir el kalktı ve cılız bir ses, 'Ama ben krem şantiyili çilek sevmem ki...' dedi. Komünist parti genel sekreteri, sese doğru parmağını uzattı ve: 'Bu ülkeye komünizm gelince, krem şantiyili çilek SEVECEKSİN yoldaş!' diye gülümsedi."
George Blake'in gerçek gibi aktardığı olay, sanırım bir fıkra aslında. Ama ne önemi var. Çünkü gerçekten güzel özetliyor, komünizmin hezimet nedenini: Zorbalık. Gerek tarihe, gerek günümüze baktığımızda; faşizmin, komünizmin ve dine dayalı rejimlerin, temel fikirlerde birbirlerinden çok farklı hatta zıt görünümlerine karşın, aynı yöntemleri kullanıp aynı sonuca vardıklarını görüyoruz. İnanç ve zorbalık. Önce inandırıyorlar, sonra inanmamayı yasaklayıp zorla kabul ettiriyorlar kurdukları ya da kurmak istedikleri düzeni. DHKP-C'sinden PKK'sına, Hizbullah'ından İBDA-C'sine, henüz çekirdek düzeyindeki yeni düzen arayışlarında, tüm benzeri örgütlenmelerde de aynı şematik var. Zorbalar, önce 'iyiliğe' inandırıyor. Sonra, 'iyilik' benim dediğimdir diyor, hayır sen değilsin diyeni sindiriyor, eziyor, öldürüyor.
Fethullah Gülen, bu iyilerden biri. Ülkemize 'nur' yağdırsın diye, ABD tarafından görevlendirilmişti. 'İyiliğine' başta şimdiki Başbakanımız bir sürü büyük başımızı inandırdı. ABD parası ve TC desteğiyle, Çin'den Maçin'e tüm Türki Müslüman âlemini 'hediyesi bedava' nur okullarıyla
donattı. İnanç aşamasını tamamlamak üzereyken, gizli bir konuşmada 'zorbalığı' ortaya çıktı ve ABD'ye kaçtı. Gel, yargılayacağız, diyorlar. Gelmem, hastayım, tedavi oluyorum, diyor.
Fethullah Gülen, gerçekten onulmaz hasta. Hem de kafadan. Geçenlerde, aşırı sağcı basına, kanser hastalarını okuyup üfleyerek iyi ettiğini anlatmış. Şahsen inanırım. Hindistan'da pek çok 'guru', kansız ameliyat yapıyor, büyüyle şifa dağıtıyor. Afrika'da da öyle. Yani Müslüman büyücü olmak şart değil. Hinduist, Şamanist olmak, puta tapmak da yetiyor. Ama nedense insanlar da en çok, üfürükçü ve büyücü enflasyonu olan ülkelerde hastalanıp ölüyorlar. Hastalıkların üfürükle giderilemediği yerlerde, çoook daha uzun yaşıyorlar nedense.
Benim merak ettiğim, dualarıyla kanseri yenen Fethullah hocanın, 'nur' okullarında 'ne' okutulduğu. Hokkabazlık dersleri var mıydı acaba?