100 yıllık yalnızlık sona mı eriyor?

Kim derdi ki geçmişinin şaşasıyla avunan bir kasaba Gelibolu, günün birinde dünyanın gözünün üzerinde olduğu, yüzbinlerin ziyarete geldiği bir cazibe merkezi olacak...
100 yıllık yalnızlık sona mı eriyor?

FOTOĞRAFLAR: CEYHUN PAMUK

Bazı yerler vardır sadece geçmişiyle anılır, geçmişiyle avunur. Gelibolu da geçmişiyle övünen kasabalardan oldu ben kendimi bildim bileli. Tarih kitapları hep geçmiş görkemli günlerini anlattı. Ve kasabalılar arasında da bu gelenek hiç bozulmadı, her yaşını alan, yılları biriktiren “Bizim zamanımızda  bambaşka bir yerdi” diye anılarını anlatmaya başlardı.

Kimse açık açık dillendirmezdi, belki nedenini de bilmezdi ama bu verdiği ve aldığı göçlerle kültürel kimliğini kaybeden bir kasabanın çöküşüydü...

Oysa Gelibolu Asya ile Avrupa arasında köprü vazifesi görmesi nedeniyle Antik çağlardan günümüze stratejik açıdan hep önemini korumuş.  

M.S. 1204 yılında Venedikliler tarafından ele geçirilen Gelibolu 30 yıl Venediklilerin yönetiminde kalmış. Daha sonra Bizans tarafından tekrar geri alınmış. Kentte uzun süre Bizans egemenliğini kabul eden Katalanlar da yaşamış. Cenevizlilerle aralarında büyük savaşlar olmuş. Khersonesos, Critote, Kallipolis ve Gallipolis her isme ait ayrı bir öyküsü de eksik olmamış.

Bizanslılar Venedikler derken 1354’te  Osmanlı topraklarına katılmış Gelibolu. 1391 yılında Yıldırım Beyazıt ilk tersaneyi kurmuş. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Kaptan Paşalık Eyaleti olmuş. I. Murat Gelibolu için özel para bile bastırmış.

Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde Gelibolu’ya bağlı Rodos, İnebahtı, Midilli, Kocaili, Sakız, Mestre’nin aralarında olduğu 11 sancak olduğunu yazar. 17. yüzyılda bu sancakların sayısı 14’de çıkar. Ve bir yüzyıl sonra da sınırlarını ve gücünü arttırarak Osmanlı İmparatorluğu’nun 60 bine yakın nüfusuyla 39’uncu büyük kenti olur.

Ancak Birinci Dünya Savaşı’nda Gelibolu cephesinin açılmasıyla birlikte nüfus birden yarıya düşer. 1915’de başlayan 1950’lere dek süren göçlerle birlikte 12 binlere kadar iner. Hem Birinci hem de İkinci Dünya savaşı sırasında tüm araziler, çiftlikler askerler tarafından kullanıldığı için tarım, hayvancılık  biter.

Nüfusunun büyük bir çoğunluğunu oluşturan Ermenilerin, Rumların, Musevilerin doğup büyüdükleri, yaşadıkları toprakları terk etmeleriyle çok kültürlü yapısı,  balıkçılığı, deniz ticareti ve tarımıyla zengin sayılabilecek ekonomisi de çöker. Sonra yavaş yavaş toparlanmaya çalışır ama tüm Türkiye’yi saran o çarpık yapılaşmadan, plansız büyümeden Gelibolu da payını alır. Kimliksiz bir kasabaya dönüşür.

Neyse ki 2000’li yıllardan itibaren eski Gelibolulu ailelerin çocuklarının geri dönmesi, tuzlu balık, bağcılık ve şarap üretimi gibi farkındalık yaratan değerlerinin tekrar canlanması ve turizmin öneminin anlaşılmasıyla birlikte Gelibolu’nun yüzü de değişiyor. Yerel yönetim başarılı projelere imza atıyor. Yeni yeni oteller pansiyonlar açılıyor. Yemek kültürü canlandırılıyor.


Ve kaderin cilvesine bakın ki çöküşünün koşullarını hazırlayan 1915 Gelibolu Savaşlarının 100’üncü yıl kutlamaları sayesinde yıllar boyu unutulan, kendi kaderine bırakılan kasaba şimdi cazibe merkezi haline geliyor. Neredeyse son bir yıldır, dünyanın en ünlü gazetelerinde manşet oluyor. Bu yıl gidilecek yerler listesine alınıyor.

Bu yıl 25 Nisan’da daha önce Gelibolu Yarımadası Milli Park alanında gerçekleştirilen Anzak Günü kutlamalarının ve sabaha karşı başlayan Şafak Ayini’nin bir bölümü Gelibolu’nun Hamzakoy sahilinde yapıldı. Umarım 25 Nisan 2015 değişimin de başlangıcı olur.

Bir başka Gelibolu Yarımadası yok, Gelibolulu olsun olmasın hepimizin görevi bu kasabanın bir zamanlar olduğu gibi mimarisinden ekonomisine en iyi şekilde varlığını sürdürmesi ve gelecek kuşaklara ‘neydik’ yerine de ‘ne olduk’ diye miras bırakılması...