AKM açılsaydı İstanbul'daki olayların çoğu çıkmazdı

Venedik Bienali'nde ilk kez açılacak Türkiye Pavyonu'nun küratörlüğünü üstlenen mimar Murat Tabanlıoğlu, İstanbul'la ilgili en çok inşaat sesinden ve cam binaların artmasından endişe ediyor.
AKM açılsaydı İstanbul'daki olayların çoğu çıkmazdı

Türkiye bu yıl ilk kez Venedik Bienali 14. Uluslararası Mimarlık Sergisi’nde ulusal bir pavyon ve özel bir projeyle yer alıyor. Küratörlüğünü Murat Tabanlıoğlu’nun üstlendiği ‘Hafıza Mekânları’ başlıklı serginin çıkış noktasını, Tabanlıoğlu’nun çocukluğundan mimari serüvenine yaşamının farklı evrelerinde önemli yere sahip Taksim-Salıpazarı, Bab-ı Âli ve Büyükdere Caddesi oluşturuyor. Murat Bey’le yoğun çalışmaları ve seyahatleri arasında koşulları zorlayarak bienali konuşmak üzere bir araya geldik. Söyleşimiz, son günlerin gündemiyle başlasa da bienal, İstanbul derken toplumsal hafızamızda çok önemli bir yere sahip, zaten serginin de bir parçası olan AKM’de yoğunlaştı...

Twitter’ın kapatıldığı böylesi bir günde ne hissettiniz sabah uyanınca? İletişim bence çok önemli, gittikçe de önemi artıyor. Twitter sadece birbirine selam yollamak değil, çoğu zaman insanların hayatını kurtaran bir iletişim aracı. Bunu önleme teşebbüsü çok hayret verici. Demokratik bir ülkede daha önce böyle bir şey olduğunu sanmıyorum. Ben bunu hani çocuklar konuşmasın diye ağzı elle kapatılır ya ona benzetiyorum.

Adeta bir sivil darbe teşebbüsü.
Belki biz jenerasyon olarak bazı şeylerin hızına yetişmekte zorlanıyoruz. Ancak bunu önlemek imkânsız. Şu anda çok gündemde değil ama mesela ‘üç boyutlu yazıcılar’ tüm dünyamızı değiştirecekler. İlk bilgisayar çıktığında ben Viyana’daydım çok iyi hatırlıyorum. Mimarlar mimaride kullanılmasına karşı çıkmıştı.

Buluşma nedenimiz Venedik Mimarlık Bienali’ne dönecek olursak bu senenin küratörü Reem Koolhaas’ın bir mimar olarak farkı ve önemi nedir?
Koolaas, yaptıkları kadar analizleriyle de ünlü bir mimar. Mesela Prada gibi bir marka ona New York’ta bir dükkân tasarlamasını istediği zaman o önce dünyadaki perakende satışın nasıl olduğuna dair bir araştırma yaptı, kitap yazdı. Sonra Prada’nın içinden yol geçen mağazasını tasarladı. Böyle birinin küratör olması bizler içinde önemli. Bu kez, Rem Koolhaas’ın ortaya attığı konu mimarların bir şovu değil. Mesela geçen senelerde Zaha Hadid bir enstalasyon yapıyordu. David Chipperfield’in de farklı bir anlayışı vardı. Ama Rem Koolhaas “Mimari değil, son yüz yıl içinde, Birinci Dünya Savaşı’ndan bugüne dek mimarlıkta neler oldu onun üzerine konuşalım” diyor. Almanya’daki bir bina ile Çin’deki bir bina farklıyken bugün aynı yükseklikte cam binaların iki ülkede de olduğunu görüyor ve Şanghay’da mıyız, Frankfurt’ta mıyız fark edemiyoruz. Bugün mimarisini en korumuş kentlerin başında gelen Viyana’da, Londra’da bu globalleşmenin izleri görülüyor. Yavaş yavaş onlar bile kimliklerini kaybediyorlar. Koolhaas, buna dikkat çekmek istiyor.

Bu kimliksizleşmede en suçlu ya da sorumlu siz mimarları görüyorum...
Bizler bir şekilde toplumun aynasıyız. Bize en yakın yer olarak Beyoğlu’na çıkalım: Robinson Kitabevi son günlerini yaşıyor. Robinson’un sahibi geçen gün bana “Burada kalmamın âlemi yok, yeni müşterilerim yakında sadece polisler olacak” diyor. Zaten Beyoğlu’nun son yüz yıllık değişimine bakarsak bunu anlarız. Önce Ermeniler, sonra Rumlar, İtalyanlar ülkemizi terk ettiler, zaten onların yaptığı pastaneler, meyhaneler kapandıkça dünyadaki hızlı tüketime yönelik dükkânlar onların yerini aldı.

Taklit ve kimliksizleşme söz konusu...
Evet, mesela İstiklal Caddesi’nde Demirören’in yaptığı binayı ele alırsak o bir replika değil. Eskiden orada öyle bir bina yoktu. Ama yeni bir anlayış da getirmiyor. Mesela Viyana’da Karntner Strasse’de David Chipperfield’ın yaptığı çok katlı mağaza mimarisiyle ön plana çıkan, yeni bir bina. Bunun gibi ne olduğu belli olmayan bir yapı değil.

Klasik bir mimarlık sergisinden farkı ne bienaldeki çalışmanın?
Mimarlar binaların maketlerini güzel fotoğraflarını, çizimlerini koyarlar ve sergilerler. Bunu ben yaptım derler. Biz bu 100 senenin son 50 senesine odaklanıyoruz, çünkü ben daha eskiyi bilmiyorum. Bir analiz ve eleştiri getiriyoruz, ileriye dönük neler yapılabilirin düşünülmesini sağlamaya çalışıyoruz.

Bu sergi çok katmanlı, farklı gözler ve kuşaklar var diyebilir miyiz?
Evet, önce bir bilim kurulu var, orta yaşlarını süren Süha Özkan, Uğur Tanyeli, Murat Güvenç ve Arzu Erdem gibi isimlerden oluşan. Sonra Pelin, ben ve 30 yaş grubu gençler var. Üç kuşağın fikirleri bu sergide ortaya çıkacak. Aslında üç değil, dört farklı jenerasyon olacak. Gençlerin fikirlerine çok önem veriyorum. Bütün yeni, yaratıcı fikirler onlardan çıkıyor. Tecrübelisin oradan bir şey çıkacak devri geçti. Bugün kapatılan Twitter’ın yaratıcıları da 20’li yaşlarında gençlerdi. Bilgi Üniversitesi’nde yaklaşık 30 kişilik bir grup bienali farklı bir gözle düşünüyor. Onlar da bir workshop’ta yaptıklarını sergileyecek. Bu, beni çok heyecanlandırıyor.

Gemiyle Venedik’e girmeyi hayal ettiğiniz, sponsor aradığınız proje mi?
İki türlü düşünüyoruz. Zaten dijital olarak kesin yapacağız. Gemi projesini de galiba yapmak üzereyiz. 

20 yıllık bir zaman diliminde kiralandı Arsenale’deki mekân ve ‘biz artık buradayız’ görkemli bir açılış partisiyle duyuruluyor, neler olacak?

Neticede iyi bir mimarlık sergisi yapıyoruz ama artık dünyada şov da önemli. Mesela Rem Koolhaas’ın partisinin arkasında Prada var. Yer araştırırken San Marco Meydanı’nın tam karşısındaki adada Palladio’nun yaptığı bir kilise ve manastır vardır onu gördük. Şu anda bir vakfa ait ve onların izniyle iyi partilere izin veriyorlar. Mimar olmamız dolayısıyla mekânı bize de kiralamayı kabul ettiler. Açılış partisini orada yapacağız. Organizasyonu üstlenmeyi Maça Kızı’nın sahibi Sahir Erozan kabul etti. İstanbul’da uzun yıllardır yaşayan ünlü şef Carlo Bernardini de -tesadüfen öğrendik Venedikliymiş- ikramları hazırlayacak.

Sponsorlardan toplanan 3 milyon Euro’luk destek yeterli bir rakam mı?
İki tane farklı sponsorluk var. Türkiye’de ilk defa 21 kişi bir araya geldi kalıcı binanın restorasyonu ve 20 yıllık kira için bu para toplandı. Bu yılki serginin ana sponsorları ise Vitra ve Schüco. İkisi de hem mimaride çok kullanılan ürünler üretiyor hem de dünyanın en iyi markaları arasında. Yani ikisi de alakasız sponsorlar değil.

Sergide yer alan mekânlardan biri de hem sizin kişisel tarihinizde hem de bizler için çok önemli bir yeri olan AKM’nin başına gelenler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu serginin de başladığı dönem olan 1960’lı yılların başında babam bu binayla uğraşıyordu. O sıralarda ne İstanbul’da ne de Türkiye’de bu büyüklükte binalar yapılmıyordu. Bir opera, bir kültür merkezinin yapılması ise çok önemli bir olaydı. Zaten büyük bir mücadele sonrası yapılıyor, doğru dürüst bir bütçe yok, seneler sürüyor. Babam daha önce başlamış bu binanın yapımını üstlendiğinde içinde sanat galerisinin, tiyatrosunun konser salonlarının olduğu bir buluşma noktası öneriyor. Biz 2010 Kültür Başkenti sırasında bir bütçe oluşup da yenileme için ele aldığımız zaman ilk önce küçük bir arama konferansı yapmıştık. Her yere bir kapı açmışlar ve altı farklı kurum ve bir kargaşa var. Hem bina hem de sistem yönetilemiyor. Konser ya da opera sahnelenmiyorsa bina kapalı. Bizim önerimiz AKM’nin kapılarını 365 gün açmak ve bir buluşma noktası olmasını sağlamaktı. Maalesef buna karşı çıkıldı. Birtakım mimari teknik konular binanın yapımının engellenmesine yol açtı. Sonra da Ankara buranın yapılmamasını istedi. Ardından sponsor bulundu, tekrar yapılmaya başlandı. Ama bilemediğimiz, kimsenin cevabını vermediği sebepten dolayı Gezi olayları sırasında bir faksla binanın yapılması durduruldu. O günden beri de zaten burası polislerin önünde durduğu bir yere dönüştü. Ben iddia ediyorum ki AKM açılmış olsaydı İstanbul’da gerçekleşmiş olayların çoğu olmazdı. 

Bakanlığı döneminde Ertuğrul Günay, (o zamanlar yazılmamak kaydıyla) 'yapılsa bile hükümetin nihai hedefinin yıkmak' olduğunu söylemişti.
Ama yıkılmaması için bir fırsat çıkmıştı ben ona üzülüyorum. Ve şu anda bina yapılmış çalışıyor olacaktı. Bu fırsat bir şekilde yanlış anlamalarla yapılamadı. Birinci derece tarihi eser. Yani Ayasofya ile Dolmabahçe ile Süleymaniye ile eşdeğer eser demek ki; bence o bile tartışılır. Ki öyle bile olsa 1960’larda yapılan bir bina yenilenirken dünyada birçok yerde olduğu gibi yorumlar getirilebilirdi. Bu binanın yenilenmesi lazım. Bunun aynısı Center Pompidou’da yapıldı. Kültür Bakanı “Biz 20’nci yüzyılın binasını 21’inci yüzyıla adapte ettik” dedi. AKM’de de 1960’lı yılların ruhu var. O bozulmadan birtakım yeni şeyler konulabilir.

İstanbul’a bir mimar gözüyle baktığınızda nasıl görüyorsunuz?
Dün Londra’dan geldim. Tekneyle Ataköy’den Boğaz’a doğru girdim. Dedim ki hâlâ böyle bir kent yok dünya üzerinde. Londra, Paris, New York, Venedik, Moskova hepsinin kendi güzellikleri var ama tekdüze. İstanbul’da ise hâlâ planlanmamış bütün katmanları hissedebiliyorsunuz. Bizans surları, kemerleri, Ayasofya, daha sonra Osmanlı katmanları, aslında yangınlarda yok olduğu için çoğu katmanı göremiyorsunuz, daha sonra 1960’lı yıllar Şişhane, Sedat Hakkı’nın yaptığı yapıları, İMÇ ve günümüz...

İstanbul’da sizi en çok rahatsız eden ne?
Ses rahatsız ediyor, trafik ve inşaat sesi bence insanın psikolojisini çok etkiliyor. Bir de sokakların pisliği ve cam binaların artması.

SOLUK KESİCİ BİR ÇALIŞMA

Venedik’te açılacak ‘Hafıza Mekânları’ sergisi için ne yapacaklarını, proje koordinatörü Pelin Derviş ve sergide yer alacak sanatçılara sorduk.
Pelin Derviş (proje koordinatörü)
Muazzam bir ekiple soluk kesici bir çalışma yürütüyoruz. Bu sürecin heyecanı tarif edilemez. İlk olmak her zaman çok zor galiba, sorumluluk hissi ise hiç değişmez. Bu duygularla ipi göğüsleyeceğiz.
ALİ TAPTIK (SANATÇI) Koolhaas’ın çizdiği ana çerçeve kapsamında, mimarlığın yüzyıl içindeki değişim ve dönüşümlerinin daha bütünsel bir şekilde okunmaya çalışılacağı bir serginin parçası olmak ve bu üretimi sergi ekibi ile birlikte tartışarak yapmak heyecan verici. Tanınmış mimarların üretimlerinin yanı sıra daha az bilinen yapılara bir mimari fotoğrafçı gibi değil mekânı deneyimleyen bireyin gözünden bakmaya çalışıyorum.
CANDAŞ ŞİŞMAN (SANATÇI)
Öncelikle çok heyecan verici ve büyük bir sorumluluk olduğunu söyleyebilirim. Gerçekleştirmeyi düşündüğüm proje ise ses ve mekân ilişkisine İstanbul odaklı bakacak. Mekânın sadece mimari ile var olamadığını, bellek ve farklı duyumsamaların da ( ses, koku gibi ) işin içine girmesi ile var olan bir atmosfer olduğunu düşünerek üreteceğim proje, sesi merkez noktasına oturtuyor. İstanbul’da farklı noktalarda yapılmış ses kayıt ve analizleri, sergi mekânında kentin karakteristik ses yapılarını içeren işitsel bir enstalasyona dönüşüyor.
SERKAN TAYCAN (SANATÇI)
Mutluluk verici! Güzel bir ekiple beraber üretince mutluluk daha da perçinleniyor. İstanbul’un meydanlarına bakan bir fotoğrafik çalışma üretiyorum. Kentlilerin fikir alışverişi yaptığı, siyasi gelişmelerin eleştirel olarak ele alındığı kamusal kent mekânları olan meydanların İstanbul’da yaşayanlar tarafından nasıl kullanıldığını inceleyen, meydanların çevresiyle mekânsal ilişkisini irdeleyen bir çalışma. İstanbul meydanlarının röntgenini çekmek gibi.
ALPER DERİNBOĞAZ (MİMAR)
İstanbul’da 1945 sonrası ortaya çıkan mimari dokunun ‘gelişigüzel’ olduğuna dair genel bir kanı var. Benim çalışmam da bu algının ötesinde veya arkasında ne olduğu ile ilişkili. Büyükdere Caddesi ve çevresi bu konunun en iyi okunduğu yer diyebilirim. Eski su kanallarının etrafındaki bugün plazalara dönüşmüş olan alanın önceden tarla arazileri olması veya vakıf arazilerinin gecekondulaşmaya uygun alanlar tanımlaması gibi birçok dönüşümün kolektif biçimde oluşturduğu girift bir geçmişten bahsedebiliriz. Sergiye katkım bu iç içe geçmiş kent hikâyelerini anlamaya ve anlatmaya çalışan 3 boyutlu çizimlerle olacak.