Almanya'daki üç milyon Türkiye kökenlinin bir münevver kesimi yok

Berlin Yunus Emre Enstitüsü'nün yeni başkanı Prof. Dr. Faruk Akyol'a göre Almanya'da Türklerin geçmiş elli yılda meydana getirdikleri çok ciddi bir başarı öyküsü var. Fakat bu başarı hikâyeleri, buraya finansal anlamda tutunma maddi olarak bir yerlere gelmeyle sınırlı. Üç milyon Türkiye kökenlinin yaşadığı Almanya'da 'Bildung elite' kavramıyla ifade edilen münevver kesimin olmaması çok büyük bir eksiklik.

Çoğunlukla Türkiye’nin yurtdışı imajından, kendini iyi anlatamadığından yakınır, var olan Türkiye algısını değişmesi gerektiğine inanırız. Etkin lobilerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız yoktur. Bu yüzden de bu eksiklikleri giderebilecek imkanlara sahip Yunus Emre Enstitüleri’nin farklı ülkelerde açılmasını bir şans olarak görmüştüm. Ancak kuruluşundan bu yana geçen beş yıl içinde bu şansın doğru bir biçimde değerlendirildiğinden emin değilim.
Ancak çok eskiden tanıdığım, çok değerli bir felsefe profesörü olan Faruk Akyol’u Berlin’deki merkezin başında görünce, anlattıklarını, gerçekleştirmek istediklerini dinleyince tekrar çok umutlandım. Yarın da Cem Erciyes’in, Faruk Akyol’un saygıyla söz ettiği, Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Hayati Develi ile yaptığı söyleşi var. Umarım Yunus Emre Kültür Merkezleri var olan Türkiye algısını değiştirmeye destek olacak etkinlikler yapan, kültürün taşıyıcısı saygın bir kurum olma yolunda hızla ilerler...


Türkiye’de önemli bir akademisyen, bir felsefeciyken böyle bir görevi kabul etmek neden cazip geldi?

Belli bir Almanya tecrübem vardı, bu ülkeyi tanıdığımı düşünüyorum. Aynı zamanda Yunus Emre Enstitüsü’nün çalışmalarını takip ediyordum. Bu arada Sayın Başkan Hayati Develi’yle bu teklifi alana dek tanışmış olmasam da İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nden ortak bir geçmişimiz var. Böyle bir teklif yapıldığında hiç tereddüt etmeden kabul ettim. Felsefenin özellikle kültürel ve sanatsal iletişimde çok önemli bir görevi olduğunu düşünüyorum. Aslında sadece kültür ve sanatta değil, dünyada hangi mesleği, etkinlik biçimini insanlar sergiliyor olsunlar mutlaka felsefeden pay almaları gerektiğine inanıyorum. Çünkü felsefe insanlara dünyadaki durdukları yeri en doğrudan şekilde anlatabilecek güce sahip. Ben bir felsefeci olarak buradaki enstitüde iki ülke arasındaki etkileşimi en düzgün biçimde gerçekleştirecek bir ortam oluşturabileceğimi düşündüm.

Yunus Emre Enstitüleri kurulalı 5 yıl oldu. Bu süre içinde işlevini yerine getirdiğini düşünüyor musun?

Yunus Emre Kültür Merkezinin birkaç farklı amacı var. En önemlisi Türk dilini yurt dışında öğrenmek isteyenlere öğretmek. Bunun için başarılı bir çalışma yürütülüyor. Türkçe eğitimi konusunda önemli çalışmalar yapıldı. Ankara’da bununla ilgili çok geniş bir kadro var. Ve orada tıpkı İngilizce ya da Almancanın öğretilmesi sırasında verilen kitaplar gibi bol görselli ve kaliteli kâğıda kitaplar hazırlandı. Bu konu çok başarılı bir şekilde yürütülüyor.

Yunus Emre Enstitülerinin en eskisi sanıyorum Bosna Hersek’te açılanı. Saraybosna’da Türkçe öğretimi konusunda çok ciddi bir tecrübe var. Bu tecrübeyi diğer merkezlere de yansıtmak adına iyi bir ekip çalışıyor Ankara’da. Tabii sadece önemli olan Türkçe öğretmek değil. Çünkü dil ancak bir kültür havzasında anlam taşır. Bu kültür havzasının özelliklerini yabancılara anlatmak adına bir işlevi var Yunus Emre Kültür Enstitüsü’nün. Dolayısıyla sanat edebiyat ve müzik alanında kendi kültürümüzdeki özelliği olan önemli örnekleri yurt dışında tanıtma gibi bir işlevi var.

Bu işlev yeterince yerine getiriliyor mu?

Şu anda yerine tam anlamıyla getirilemiyor. Bunun birkaç sebebi var. Bence en önemlisi bir yetki problemi. Bu da zaman içinde aşılacak kanısındayım.

Nasıl bir problem bu?

Kültür Bakanlığı ile Yunus Emre Enstitüsü arasındaki görev alanlarının birbirine karışması. Kültür Bakanlığı tabii daha köklü bir kurum. Kültür Bakanlığı’nın yurt dışında müşavir ve kültür ataşelikleri var. Bunların çeşitli etkinlik planları var. Dolayısıyla bazı etkinliklerde eylemlerde bu iki yapının iş yapma isteği birbiriyle çatışıyor ve ortaya dolayısıyla birtakım problemler çıkıyor. Zaman içinde sanıyorum Kültür Bakanlığı’nın yurt dışındaki kültür etkinlik ve eylem planları Yunus Emre Enstitülerine devredilecek bir şekilde. Bir alan terki şart, aksi takdirde problemler ortaya çıkabiliyor.

İki kurum arasında görüş ya da bakış ayrılığı mı var?

Benim gördüğüm kadarıyla Bakanlığın etkinlikleri çoğunlukla turizm ve tanıtma ağırlıklı. Zaten bazı yerlerde Turizm ve Tanıtma Ataşeliği ismiyle bu anlayış dışarıya vurmuş durumda. Dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nın kültürle ilgili etkinliklerinde bile bir tanıtma, bir turizm vurgusu ön plana çıkmış oluyor. Yunus Emre Enstitüsünün böyle bir kaygısı yok. Ama elbette özellikle kültürel diplomasi adına bir tanıtma, kendini ifade etme ve karşısındakine ulaşma çabası ve kaygısı var. Bu bakımdan Kültür Bakanlığı ile Yunus Emre Enstitüleri çakışıyor diyebilirim.

Farklı ülke ve kentlerdeki Yunus Emre Kültür Merkezlerinin etkinlikleri Ankara’da merkezden mi belirleniyor yoksa her merkez programını kendi mi yapıyor?

Her merkez bulunduğu coğrafyanın özelliklerini dikkate alarak her senenin ortasında bir sonraki senenin etkinlik takvimini oluşturuyor ve Ankara’ya gönderiyor. Tabii bu hem bir vizyon hem de bütçelendirme işi. Ankara’da Enstitü bünyesinde bununla ilgili çeşitli daireler var. Bu etkinlik takvimini değerlendiriyor, uygun gördüklerini onaylayıp faaliyet takvimine alınması konusunda onay veriyorlar.

Bugüne dek benim gözümden kaçmış olabilir ancak kurslar dışında çok ses getiren bir etkinlik duymadık sanki?

Bu işlerin hepsi para işi. Dünyada sanat kültür artık çok büyük ölçüde maddi olanaklarla ilgili bir ifade biçimine sahip oldu. Bunun için de çok ciddi sponsorlar bulmak gerekiyor. Yunus Emre Enstitüsü genç bir kurum olduğu için bu konudaki bütçe payı sadece sanata, sadece kültüre ayırabileceği bütçe payı dünya ölçüsünde düşünecek olursak çok az. Sadece küçük bir konserin bile Berlin ölçeğinde maliyeti 70-80 bin Euro civarında. Yunus Emre Enstitüsünün dünya çapında 30’ya yakın merkezi var. Böyle her merkez ikişer konser düzenlemiş olsa çok büyük bir bütçe gerekiyor. Bu rakamları şu anda Yunus Emre Enstitüsü’nün telaffuz etmesi mümkün değil kanısındayım. Bu günlerde sanırım Yunus Emre Enstitüsü sponsorlukla ilgili yeni bir çalışma yapıyor.
Nasıl bir çerçeve çizdin Berlin 2015 programında?

Zannediyorum dünyadaki tüm Yunus Emre Enstitülerinin başındakilerinin sahip oldukları donanım o merkezlerin vizyonunu meydana getiriyor. Ama tabii burada Ankara’yla doğrudan bir iletişim de söz konusu. Merkezin bilgisi dâhilinde olmayan bir etkinliği yapmak mümkün değil. Onlar biraz ikaz ediyor, ben biraz onları yönlendirmeye çalışıyorum. Böyle karşılıklı bir etkileşim içinde buradaki etkinlik programını etkinleştirmeye çalışıyoruz.

Benim açımdan Almanya’da Türklerin geçmiş elli yılda meydana getirdikleri çok ciddi bir başarı öyküsü var. Fakat bu başarı hikâyeleri, buraya finansal anlamda tutunma maddi olarak bir yerlere gelmeyle sınırlı. Almanya’da ‘Bildung elite’ diye bir kavram vardır. Yani ‘münevver kesim’. Almanya’daki üç milyon Türk’ün bir münevver kesimi olduğunu söylemek zor. Bu çok büyük bir eksiklik.

Çünkü dünya üzerinde bizim gıpta ettiğimiz ne kadar güçlü dediğimiz kimi milletler aslında sadece maddi güce sahip oldukları için söz sahibi, saygın değiller. Onların çok ciddi bir aydın kesimi var. Buradaki Türkiye toplumunun çoğu zaman şikâyet ettiği “Bizi dikkate almıyorlar” şeklinde yakınmalarının en temel nedeni burada münevver kesimin olmaması. Almanya tarafından gelen bir ‘engelleme’ var ama daha önemlisi buradaki en büyük eksiklik Türk insanını motive edecek yönlendirecek ve onu bir aydın olmaya götürecek bir cazibe merkezinin yokluğu.

Yunus Emre Enstitüsü böyle bir işlev üstlenebilir mi?

Aslında yurtdışındaki Yunus Emre Enstitüleri, kültür merkezleri yabancılara dönük bir işleve sahip. Almanya’daki merkezler artı böyle bir işleve sahip olabilir. 85 milyonluk Almanya’nın içinde 3 milyon Türkiyelinin olması çok önemli. Almanya’da biraz daha esnek olmakta yarar var gibi geliyor bana. Bu münevver kesimin ortaya çıkartılması konusunda Yunus Emre Kültür Merkezlerinin önemli bir faaliyet alanı ortaya çıkartacağını düşünüyorum.

Nasıl olacak?

Alman paydaşlarla ortaya çıkartılacak çeşitli seminerlerle. Mesela buradaki insanlar tarihimizi bilmiyor. Buradaki eğitim ataşeliklerinin çoğunun boş olması, eğitim konusunda Türkiye’nin devler aracılığıyla buradaki insanlara ulaşması konusunda bir takım zafiyetler üretiyor. Dolayısıyla bence Yunus Emre Enstitüsü Merkezleri gerek bizim coğrafyamızın tarihini, kültürünü buradaki insanlara en düzgün şekilde aktarmanın yolunu en kolay biçimde gerçekleştirebilecek imkâna sahip yerler olacak.

Bugüne dek hep ebru gibi geleneksel sanatlara ya da pek ses getirmeyen etkinliklere yer verildi…

Büyük ölçüde size katılıyorum ama ben ebru kurslarını, saz söz tarzında konserleri de önemsiyorum. Ebru sanatı büyük bir ihtimalle UNESCO’nun koruması altına alınarak dünyaya tanıtılacak. Bir ebru sanatçımız var, Atilla Can kendisini temmuz ayında burada ağırlama şerefine eriştik. Ebruyla ilgili fevkalade çalışmaları var. Dünyada ebru ile portre yapan tek sanatçı. Bu çok önemli bir girişim. Biz elbette ebruyu tanıtmalıyız ama Almanya’nın bir özel durumu var. Almanya’da ebru sanatını tanıtan onlarca dernek ve kültür evi var. Yunus Emre Enstitüsü’nün o onlarcadan bir tanesi olması onun hedeflediği noktaya ulaşması açısından çok büyük bir engel olur.

Zaten Enstitümüzün Başkanı Hayati Bey de Türkiye’nin çağdaş yüzünü tanıtmak adına önemli projeler ortaya koymamızı öneriyor. Ama elbette tüm çağdaşlıklar eskiyle yakından bağlantılı ‘eski’ olanı ‘çağdaş’ olanla bağdaştırarak takdim etmek önemli olacaktır. Ben burada mutlaka tezhip sanatının tanıtılması gerektiğini düşünüyorum.

Tezhip ebruya göre daha zor bir sanat burada tanıtılması bir kurs mantığıyla daha güç olabilir. Ancak Japonya ve Çin’in kendi kaligrafisini yurt dışında nasıl tanıttığını biliyoruz. İnsanlar hiç anlamadıkları harfleri bile vücutlarına döğme olarak yaptırıyorlar. Bana kalırsa bizim hat sanatımız onların kaligrafisinden çok daha değerli ve estetik. Yani harflerle dans ediyorsunuz. Bir şiiri, müziği ritmi var hat sanatının. Tabii bunun yanı sıra bugünkü yüzümüzü de kesinlikle ve öncelikle Alman toplumuna tanıtmakta fayda var.

Düşündüğün farklı projeler var mı?

Almanya’nın Goethe Enstitüsü’nün Tarabya Kültür Akademisi adı altında bir oluşumu var. Almanya’da yaşayan sanatçıları 3-9 ay arasında bir zaman diliminde İstanbul’da yaşamaya davet ediyorlar. Onlar İstanbul’da kendi sanatsal ilhamlarını bir şekilde yansıtıyor ve sonra onları paylaşıyorlar. Benzer bir şeyi Yunus Emre Enstitüsü aracılığıyla burada gerçekleştirmek mümkün. Mesela bir Kreuzberg Sanat Akademisi oluşturulabilir. İki ülke arasındaki etkileşim sanatsal anlamda en üst noktaya çıkartılabilir. Ben inanıyorum ki sanat üzerinden bilhassa son dönemde iki ülke arasında yaşanan çatışma ciddi bir sıcak yakınlaşmaya vesile olabilir. Bazı çatışmalar sanat aracılığıyla yumuşatılabilir.

Ayrıca, Berlin’de doğmuş, büyümüş ya da sonradan gelmiş önemli bir edebiyatçı kitle var. Burada yaşayan Almanca yazan Türkiyeli yazarları buradaki Türk toplumunun büyük bir kısmı bilmiyor, tanımıyor. Onların tanıtımı konusunda da Yunus Emre aracılık edebilir.

Yunus Emre Enstitüsü Büyükelçiliğin içinde yer alıyor, ayrı binası yok mu?

Evet, şu anda Berlin Büyükelçiliği içinde bir büroda faaliyetlerini sürdürüyor. Buradaki büyükelçilik ve konsolosluk çok önemli destek verdi geldiğim günden beri. Burada bir yer bulmak üzereyiz, eğer gerçekleşirse en kısa zamanda çıkacağız.

Kaç kişi çalışıyor merkezde?

Sadece bir kişi, bir tek merkez müdürü onun dışında kimse yok şimdilik. Bugüne dek olmaması normaldi çünkü yer yoktu. Sanıyorum bir yere taşındıktan sonra ekip kurulacak. Kadroda bir sanat danışmanı, bir dil danışmanı, bir sekreter var.