Belgrad ormanı, Film Ekimi ve palamutlar

Doğa-çevre, kültür-sanat, sosyal sorumluluk ve yeme- içme kültürüyle yoğrulan bir İstanbul daha da yaşamaya değer.
Belgrad ormanı, Film Ekimi ve palamutlar

Roy Andersson un İnsanları seyreden güvercin filminden bir sahne...

Pazar günü ormanda yürüyüş, ardından Atlas Sineması’nda Film Ekimi programından izlenen bir film ve akşam evdeki muhteşem balık –salata ziyafeti nedense aklıma Üç İstanbul’u getirdi.

Mithat Cemal Kuntay’ın ‘İstibdat, İttihat Terakki ve Mütareke dönemlerini anlattığı, Osmanlı İmparatorluğunun çöküş nedenlerini sorguladığı romanıyla ne alaka derseniz, hiç yok tabii ki...

Her fırsatta gitmeye çalıştığım Belgrad Ormanı İstanbul’un gerçek anlamda tek nefes alınan yeri. Pazar günü hava yağmurlu olmasına rağmen bir de koşu olduğu için yine binlerce insanı ağırlıyordu. Yıllardır tanıdığım tanımadığım insanların en huzurlu yüzleriyle ormanda yürürken karşılaşmam rastlantı değil.

Gidecek kadar şanslı olanlar, fırsat yaratanlar kendini her anlamda yeniliyor. 15 milyonluk bir megapole en az onun gibi üç tane orman lazım, ama ne yazık ki sadece onunla yetinmek zorundayız.



Pazar günü Film Ekimi olmasaydı böyle bir arınmanın ardından İstiklal Caddesi’ne gidecek güç bulamayabilirdim. Ancak binlerce farklı insanın bir arada yürümesi, her sokakta, her kahvede, her barda olması da insana bambaşka bir enerji veriyor.

Şehirde nefes alabilmek, farklı bir boyuta geçmek ise ancak kültür sanat mekânları, sinemalar ve sosyal buluşma noktalarıyla mümkün. İstanbul’un en büyük büyüsü bu. Bize sunduklarıyla vazgeçilmez.

Dün ormandan sonra İsveçli yönetmen Roy Andersson’un Türkçe’ye kısaca ‘İnsanları seyreden güvercin’ olarak çevrilen ‘En duva satt pa en gren och funderade pa tillvaron’ adlı filmine gittim.

Günümüzün Ingmar Bergman’ı diye anılan Andersson yine sıra dışı, çok zor ama muhteşem bir filme imza atmış. Yönetmen bu yıl Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan alan bu filmini ‘İkinci Kattan Şarkılar ve Siz, Yaşayanlar’ın ardından yaşayanlar üçlemesinin son filmi olarak düşünmüş.

Zaten film üç farklı ölümle başlıyor. Sonra da Göteborg’da yaşayan, orta yaşlarını geçmiş iki gezgin satıcıyla beraber kentin arka sokaklarında dolaşıyoruz. Bu gerçekle gerçek üstünün iç içe geçtiği kentte yaşam ve insanlar bize günümüzde sunulan İskandinavya ya da İsveç gerçeğinden çok farklı.

Dünyanın en zengin, en güzel insanlarının ülkesine farklı bir bakış. Bu kamera ya da yönetmenin adlandırmasıyla tünediği daldan insanları seyreden güvercin, tepeden bakarken bir ölünün birasına talip olacak kadar cebinde para olmayan, yaşlı ayağını sürüyen adamları da görüyor.

Daha önce hiç kimsenin cesaret edemediği gibi sert bir biçimde İskandinavya, hatta Avrupa uygarlığını hicveden, insan olmanın anlamını sorgulayan filmi görmek isterseniz 16 Ekim Perşembe sabahı Nişantaşı Citylife’ta izleyebilirsiniz. Keşke vizyon şansı olsa ama hiç sanmam.

İstanbul’a bir sinematek lazım böylesi ticari kaygılarla çekilmemiş filmler için. Film Ekimi’nin programı o kadar başarılı ki hangisine gitseniz pişman olmazsınız. 17 Ekim’e dek kendinize fırsat yaratın derim.

Sonrasında da Salt Beyoğlu’ndaki ‘Yazlık: Şehirlinin Kolonisi’ni dolaşıp bir de Asmalı ya da Nevizade’de balık keyfi yaparsanız İstanbul’la bir kez daha aşk tazelemiş gibi olursunuz...