Bir Karaköy klasiği

Karaköy Lokantası, hem esnaf lokantası hem de meyhane konseptini çok başarılı biçimde temsil ediyor...
Bir Karaköy klasiği

İstanbul’da esnaf lokantası, lüks restoran, kebapçı, meyhane, taverna, balıkçı, bistro, kafe gibi başlıklarla sınıflandırdığımız, farklı farklı özelliklere sahip yeme-içme mekânları var. O günün anlamına, arkadaş grubumuza, ruh halimize, ne yemek istediğimize hatta cebimizdeki paraya göre belirliyoruz hangisine gideceğimizi.

Kimileri öğle kimileri akşam yemeklerinde ağır basıyor. Kimileri ‘yeni açılanlar’ kategorisinde tercih ediliyor, kimileri de nedensiz cazibe
merkezi oluyor. Bir de zaman içinde klasiğe dönüşenler var.

Geçenlerde hafta arası bir akşam, uzun yıllar İstanbul’da yaşamış Yunanlı bir gazeteci arkadaşımızla Karaköy Lokantası’nda buluştuk. Tabii ki bir hafta öncesinden yer ayırtarak. Öğlenleri kapıda bir süre beklemeyi kabul ederseniz rezervasyonsuz yemek şansınız
olabilir ama akşamları uzun süredir böyle bir ihtimal yok.

Oral Kurt, Karaköy Lokantası’nı 10 yıl kadar önce bugün Maya Lokantası’nın olduğu bitişiğindeki binada açmıştı. O günleri çok net hatırlıyorum, ev yemekleri (bir çok çeşit annesinin elinden çıkardı ya da tarifleri uygulanırdı) yapan, sadece öğlenleri ve hafta arası açık olan modern bir esnaf lokantasıydı. Açıldıktan kısa bir süre sonra iyi yemek meraklılarının müdavimi olduğu bir yere dönüştü. Benim gibi birçokları önce “Hafta sonları da açsana”, sonra da “Geceleri de açsana” demeye başladı. Oral, başlangıçta iki teklife de pek sıcak bakmadı, hep temkinli ilerledi. Akşamları açmaya karar verince çok akıllıca bir kararla- akşamları bizde tencere yemekleri tercih edilmez düşüncesiyle meyhaneye dönüştürdü.

Tabii bu yıllar içinde sokaklarından iş için gelenlerden başka kimselerin geçmediği Karaköy bambaşka bir havaya büründü. Şimdi her köşe başında ayrı bir havada restoran, lokanta, kafe ve bar var. Didem Şenol’un iyi bir şef mutfağı örneği olan Maya Lokantası, Esra Muslu’nun Unter’i, Ferahfeza, Dem, Muhit, Gaspar ilk aklıma gelenler.

Ve Karaköy Lokantası bu süreç içinde hiç popülerliğini kaybetmedi. Belki daha doğru bir tanımlama bir Karaköy klasiği oldu. Hem öğlenleri hem de akşamları müdavimleri var. Başarısında en büyük pay, dürüst işletmeciliği, iyi malzeme kullanması ve yaptığı hemen her şeyin çok lezzetli olmasında. Karaköy Lokantası’nda mezesinden zeytinyağlılarına, tencere yemeklerinden tatlılarına geleneksel İstanbul mutfağı sunuluyor. Hem malzemelerin hem de yemeklerin özüne çok az müdahale ediliyor. Yapılan her çeşit, hafızamızdaki o tada ihanet etmiyor.

Bu son gidişimde tattığım soğuğundan sıcağına her meze çok başarılıydı. İsterdim “Şunda şu eksik” demek ama belki eski dostlarla keyfim de çok yerindeydi, rakımız da çok iyi bir eşlikçiydi hiç bir yemeğe kusur bulamadım. Patlıcan salatası, tarama, humus, ahtapot gibi soğuklar ve ara sıcaklar daha önceki gelişlerimde tattıklarımdan çok daha lezzetliydi. Ana yemek olarak ortaya söylediğimiz beğendili kuzu incik ve ızgara köftenin tadı ise muhteşemdi. Tek eleştirim ise hamsilerin orta kılçığını çıkarmamaları. Tavada idare ediyor ama ızgarasında mutlaka çıkarmak gerekiyor. En azından ben öyle yapıyorum.

Oral’ın yeni yer açma planları var ama onlar gerçekleşirse burasını ihmal etmesini hiç istemem. Gerçi servis elemanlarından aşçılarına çok sağlam bir ekibi var ama onun her daim işin başında olması değer katıyor kuşkusuz... Biz öğlenleri klasik zeytinyağlı ya da etli tencere yemekleri severiz. Akşamları da en büyük keyfimiz ortaya mezelerin geldiği meyhane tarzı bir sofradır. İkisini birden en iyi şekilde bünyesinde barındıran, içkisinden yemeğine fiyat-kalite dengesini tutturan Karaköy Lokantası da övgüyü hak ediyor.

Daha adil bir dünya için yeni bir vakıf

Barilla’nın beş yıl önce beslenme sorunlarına dikkati çekmek için kurduğu Gıda ve Beslenme Merkezi ‘BCFN’ vakfa dönüştürüldü. Vakfın yönetim kurulunda değerli bilim insanlarının yanı sıra Slow Food’un kurucusu Carlo Petrini, Avrupa Parlamentosu Tarım ve Kırsal Kalkınma Komitesi Başkanı gibi etkin isimler de yer alıyor. Vakfın ilk projesi, Kasım 2013’te çalışmaları başlatılan Milano Protokolü. Protokol, tarım başta olmak üzere tüm gıda zincirini içine alan uzun vadeli anlaşmalarla dünyada 2010 yılında 1,3 milyar tona ulaşan atık gıda miktarının yüzde 50 oranında azaltılması; tarım reformlarının oluşturulması ve çocukluktan itibaren gıda eğitimi vererek obeziteyle mücadele olmak üzere üç ayak üzerine oturuyor. “Bunu dev bir gıda sanayi kuruluşunun kurduğu vakıf mı yapacak?” demeyin. Uluslararası toplumu birilerinin harekete geçirmesi sorunun önemini anlatması gerekiyor. Benim dileğim Türkiye’de de beslenmeyle ilgili böyle vakıflar kurulması. Obezite ve açlık yakında daha ciddi kapımızı çalabilir…

Yeni Açılanlar

Mini Bar

Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibi görmeyin ama birçoğumuz akşam üstleri buluşulacak, istenirse geceye sarkacak sıcak, samimi bir mahalle barlarının eksikliğini dillendiririz. Nişantaşı’nda günün her saati açık, mahallede oturanlara yönelik yeni bir ‘Mini Bar’ açılmış. Mekânın arkasında ünlü işletmeci Ayşegül İlsever var. Mini köfte, Asya usulü tavuk, zeytinyağlı enginar, kıtır simit üçlüsü, enginar kalbi, ızgara somonlu yeşil ıspanak gibi günün her saatine uygun mönü oluşturmuşlar. Umarız kalıcı, müdavimleri olan bir yer olur. Abdi İpekçi Cad.No:17 Tel: 0212 225 84 94