Birebir Gezi değil sıkıntıların dışavurumu

Gezi'nin sanata etkisi kendini göstermeye başladı. 'Ağaç' başlıklı sergisinde Gezi'den ilham alan Temür Köran, "Kayıtsız kalamazdım. O dönemden soyutlanıp atölyemde kendi problemlerime dönemezdim" diyor.
Birebir Gezi değil sıkıntıların dışavurumu

Günümüz resminin önde gelen figür ve renk ustalarından Temür Köran, iki yıl önce açtığı ‘Seyir’ başlıklı sergisinde hayal ve gerçeğin iç içe geçtiği bir yolculuğa çıkarmıştı bizleri. Köran, bugüne dek politik tavrını resimlerine yansıtan bir ressam değildi. Ama sanki bu kez Evin Sanat Galerisi’nde açtığı ‘Ağaç’ sergisinde ortak yaşam alanlarımıza müdahale olarak yorumladığımız bir döneme yoğunlaşıyor. Kesilen ağaçlarla, iş makineleriyle doğanın katledilişine bir karşı duruş olarak okuyorum ben bu sergiyi. Ancak Köran’ın da vurguladığı gibi Gezi’nin birebir yansıması değil...

Bu serginin daha öncekilerden en büyük farkı nedir?
Daha önceki sergilerimde tema hep sonradan gelirdi. İlk kez bu sergimde tema baştan belliydi. Ve bu da bir simge olan ağaç üstüne kuruldu.

Gezi olaylarının etkisi diyebilir miyiz?
Birebir Gezi değil aslında... O güne dek içimizde olan, yaşadığımız sıkıntıların dışavurumuydu. Bunun bir parçası olarak da içimizde hissettik olayları dakikası dakikasına yaşadık. Kayıtsız kalamazdım. O dönemden tamamıyla soyutlanıp, atölyemde kendi problemlerimin içine dönemezdim. Salt resim yapma duygumu bir süreliğine askıya aldım. Bir motivasyon oluştu. Ve o ruhla resimler ortaya çıkmaya başladı.

Bir anlamda başkaldırı...
Çünkü yaşanan her türlü olumlu ya da olumsuz şeyler sizin sanatınızı etkiler. Eşinizden ayrılsanız da o sıkıntıyı sanatınıza dökersiniz, iflas etseniz de. Ya da sosyal bir patlama olur onu da yansıtırsınız. Sanatçı bu ruhu, coşkuları arkasına aldığı zaman heyecanla üretir. Kimi zaman yaptıklarına kendisi bile şaşırır. Zaten sanatın tılsımı da burada yatıyor.



Aynen bir roman üretme süreci gibi...
Evet, sizi üretime sürükleyen bir girdaptır bu. Kendinizi kaptırırsınız. Bunun taraf olmakla birilerine karşı gelmekle de bir ilgisi yok. Bugünün, yaşanılanın geleceğe bırakılmış bir işaretidir.

İnsanın yaşamına bir müdahale varsa taraf olmasında ne beis var?
Tabii ki yok, hepimiz özgürlüklerden yanayız. Demokratik haklarımızı savunabilmeliyiz. Şunu demek istiyorum: Bugünün resimleri gelecekte izlenirken de günün ruhunu insanlara yansıtabilmeli, aktarabilmeliyiz. Bir görev de var sanki, buna inanıyorum. Yoksa hayatımız natürmort yaparak geçerdi.

Olaylar sırasında Gezi Parkı’na gittin mi?
Çok fazla olaylara müdahil olmadım. Gezi’ye birkaç kez gittim ama doğal olarak içindeydim olayların. Bahariye Caddesi’nde oturuyorum, yaşadığım evin önünde barikatlar kuruluyor, müdahaleler, gösteriler yapılıyordu. Sokağın evime müdahalesiyle ben de bu sıkıntıları yaşadım. Evde kapılarımızın altına ıslak havlular koyarak oturabildik. Yatak odalarımızda gaz kokularıyla uyuduk. Bundan etkilenmemek mümkün değil. Evimin önünde olup bitiyordu her şey. Hatta sokakta yaşayan köpeği evime aldım.

Ya insanlar?
Evet, gelip de mahsur kalan arkadaşlarım da oldu, dışarısı bir savaş alanı gibiydi. Ama ben buna rağmen bu sergiyi sadece Gezi ruhuyla değil, tüm yapılanları bir insanlık ayıbı olarak gördüğüm, küçücük bir park için didişmenin olay çıkarmanın, insanların istediklerini söyleyememesini, doğanın böylesi tahrip edilmesini doğru bulmadığım için yaptım. Gezi’nin, farklı kesimlerden insanları sokağa taşıyan, sıradan insanların bir araya geldiği ortak hareket haline dönüşmesi bardağı taşıran damlaydı diyebiliriz. Bir inşaattır gidiyor etrafımızda. Çevre kirliliği, ses kirliliği, kalabalık, bir başıbozukluk, on sene öncesine dek nefes alabiliyorduk.

Resim serüveninde ‘Ağaç’ sergisinin eşik olduğunu söyleyebilir miyiz?
Hiçbir şeyi bir başlangıç olarak görmüyorum. Bu, tıpkı bir resim yapmak gibi resmin sonucunu tahmin edebilirsiniz ama tam ne olduğunu siz de bilemeyebilirsiniz. “Bugün böyle olduysa yarın da böyle olur” diye bir şey söyleyemem. O bir süreçtir ve yaptığınız iş, sizi bir doyum noktası vardır oraya dek götürür. Bundan sonraki çalışmalarım günün şartlarına ve koşullarına göre tabii ki değişebilir. Ancak her zaman resim yaparken sanatın da kendi kuralları olduğunu ve onlarla da bu yaşıma kadar haşir neşir olduğum için onlardan da uzak kalacağımı düşünmüyorum. Aslında ilk kişisel sergim 1989’daydı ve orada da ağaç teması vardı.



Ama o ağaçları iş makineleri parçalarken resmetmemiştin! Oysa bugün doğayla ilişkimizin kesilmesini simgeliyor sanki değil mi?
Evet, o ağaçlar da yok, tren yolu da yok bugün. Çevremdeki nesneleri, olayları, dostlarımı resmetmeyi seven bir ressamım ben. Zaten insan etrafıyla vardır. Ama bu kez bu ağaç spesifik bir ağaç değil. Bu Gezi Parkı’ndaki ağaç da değil, Amazon’daki ağaç da. O ağacın bir sabun gibi elimden kaydığını hissediyorum. Bir haksızlık var. Oksijenin tükenmesi gibi bir şey. Dur demek için yapılmış şeyler olmasa da sonuçta bir haykırıştır. Bir başkaldırıdır, romantik savunmadır benimki. Bugüne dek, ağaç resmi yaptığım kadar ağaç da diktim. Bundan sonra ömrümün sonuna dek ağaç dikmeyi görev edinebilirim. Gelecek kuşaklara saygının, sorumluluğun bu olduğunu düşünüyorum.

Doğanın tahribi, betonlaşma seni kentten uzaklaştırıyor mu, kaçmayı düşünür müsün?
Aklıma gelmiyor değil ama o çok bencilce bir şey olur. Sonuçta bizler kentte varız. Kültürle haşir neşiriz. Resim fildişi kulelere çekilerek yapılamaz. Sizin diğer disiplinlerle de ilişki kurmanız gerekiyor. Sinemaya, tiyatroya, operaya gitmeniz lazım. Diğer sanat dallarıyla ilgilenmeniz gerekiyor. Ancak beslendikçe resim yapabilirsiniz. Doğaya çekilmek bunlardan uzaklaşmak anlamına geliyor. Kaçış olabilir ama belli bir yorgunluktan ve özümsemeden sonra belki. Şimdi kendi adıma doğru bulmuyorum...


SOYUTA DOĞRU MEYİL

Figürden soyuta doğru bir kayış var mı bu sergindeki resimlerde?
Var, soyutlama biraz daha ön planda diyebilirim. Katı bir gerçeği hiçbir zaman birebir söylemedim ama salt soyut da ifade etmedim. Bunları harmanlamasını sevdim. Yarı soyutlamamın dozajı biraz arttı, soyuta doğru bir meyil, başka bir coğrafyaya doğru sürüklendiğimi hissediyorum. Beğeniniz daha entelektüel ve daha farklı bir düzlemde gelişmeye başlıyor. Bir gusto kazanıyorsunuz. Belki de Klee’yi, Rothko’yu çok sevmemden kaynaklanıyor. Ama figüratif bir hayatın içinde olduğum için dozajını korumaya çalışıyorum. Bunu yaparken de renk espasını, çizgiyi ve kullandığım barok ışığı mutlaka harmanlamaya çalışıyorum.

Evet, sergideki resimlerinden birinde soyutlamaların arasında el ele kaçmaya çalışan ikili figürü de var...
O zaten olaylar sırasında ikon olmuş bir fotoğraf, internetten aldım ben onu. Ama resmin merkezine büyük bir efekt, akıcı boya katmanı hâkim. İlk hamleden sonra belli bir strateji geliştiriyorum. İç mekân benim atölyem, bir köşesindeki bilgisayarımda sanal dünyada olan biten var. Pencereden de sokakta olup koşuşturan hayat, daha doğrusu sosyal çalkantı görülüyor. Aslında bu kompozisyon yaşadığımız durumu birebir özetleyen bir çalışma. Fakat ortadaki soyut efekt hiçbir zaman spesifik bir anlam taşımıyor. Resmin tamamen plastik bir unsuru, izleyiciyle, kendisi arasındaki çağrışımlara, her türlü anlama açık öğe olarak duruyor. Belki o yüzden ‘soyuta prim verdim, merkeze koydum’ dedim. Eskiden bir formu bir anlamda deformasyonla soyutlardık. Ama bu sefer salt soyut bir formu ve soyutlanmış figürlerle bir kompozisyon içerisinde görüyoruz.