Duvarları rezil etmek değil...

Pera Müzesi'nde açılan 'Duvarların Dili' sergisi artık çağdaş kent sanatı kabul edilen duvar resminin son 40 yıllık gelişimine yolculuk niteliğinde...
Duvarları rezil etmek değil...

“Bir şeylere ya da birilerine bağlanmakta zorlanıyorum. Duvar resmi benim için bir telafi etme biçimi. Hayatım boyunca hep bir şeylerin eksikliğini hissettim. Belki annesiz büyümemin etkisiydi. Graffiti hem başkalarına bir şey sunmamı, hem de kendime güvenmemi sağladı. Portreler yapıp terk ettiğim yerlere bırakıp gidiyorum. Giderken sadece fotoğraflarını çekiyorum. Onların uzakta olduğunu bilmek beni mutlu ediyor. Sokaklarda resim yapmam bu gibi dürtülerle oldu. Herkesten uzak sokakta resim yapmak, fotoğraflarını internette göstermek bana ilginç geldi.”  C215

‘C215’ gibi kimi bireysel kimi toplumsal sorunları yansıtan farklı ülkelerden farklı kuşak ve gelenekten gelen onlarca sokak sanatçısı bir arada...

Yeraltından saygın sanat kurumlarına uzanan yol

Yaz bitse de sanat etkinlikleri başlasa derken Pera Müze’sinde hafta başında açılan ‘Duvarların Dili: Graffiti/ Sokak Sanatı' sergisi hızır gibi yetişti. İki saatten fazla müzenin duvarlarının önünde dolandım durdum, videoları izledim. Fotoğraflara baktım. Küratör Roxane Ayral gerçekten de muhteşem bir sergiye imza atmış, kesinlikle bu yaza damgasını vuracak özel ve derinlikli bir etkinlik yaratmış.

Aslında hikâyenin başlangıcı çok çok gerilere, mağara duvarlarına çizilen resimlere dek uzanıyor. Orada da insanlar korkularını, kaygılarını duvarlarda ifade ediyordu, modern şehirlerde de kural değişmedi. Sonra sokak duvarları bireysel tepkinin dışavurumunun bir aracı oldu. Duvar yazılarına bakarak bir ülkeyi, bir kenti okumak neredeyse mümkün hale geldi. Zaman içinde de yazılar daha çok şekillenmeye, resme dönüşmeye başladı.

Her ne olursa olsun uzun bir süre yeraltında yaşadı bu oluşum ve kentliler ve yönetimler tarafından Vandalizm olarak algılandı. Avrupa’da 1960’larda sokaklarda doğan duvar resmi, 1970’lerde Amerikan rüyasının sorgulandığı dönemde New York’ta Latin ve Afrikalı gençlerin kendini ifade etme, varlığını gösterme arzusuyla gelişti. Toplumsal ve sosyal konuları işleyerek kitlelere yayıldı. Ardından tuval resmine, galerilere müzelere başkaldırı aracı oldu. Yapanlar yakalandığında cezalandırıldı.

İstanbul’u graffiticiler istila etti

Hatırlıyorum, 1990’ların sonunda İstanbul’da ellerinde boyaları sokak aralarındaki duvarlara çeşitli şekiller çizen, resim yapan esrarengiz çocukların kimliği olay olmuştu. Ancak 2000’li yıllardan itibaren ‘graffiti’, ‘street art/ sokak sanatı’ diyebileceğimiz bu akıma iade-i itibar yapıldı. O da gün yüzüne çıkınca kendini inanılmaz ölçüde geliştirdi. Bugün Avrupa başta olmak üzere uluslararası ölçekte bir kent sanatı olarak kabul görüyor. Hatta gençliğe yönelik kimi içecek ve spor markaları tarafından reklam aracı olarak kullanılıyor.

Ve sonunda Londra Tate Modern, Paris Fontation Cartier’de ve Los Angeles MOCA’da düzenlenen sergilerin ardından Türkiye’de de 1990’lardan beri var olan sokak resmi ilk kez bir müzeye girdi.

Türkiye’den ‘Turbo’, ‘Wyne’, ‘Funk’, ‘TabOne’, ‘No More Lies’, diğer ülkelerden ‘Mare 139, Cope 2, JonOne, Tilt, Mist, KR, Herakut, Logan Hicks, C125, Suiko, Evol, Gaia, ve Henry Chalfant gibi isimler müzenin üç katının duvarlarına özel projeler yapmışlar. Yapıtların hepsi son derece etkileyici. Her biri ayrı ayrı şeyler düşündürüyor insana.

Ama içlerinde öyle bir duvar var ki kolay kolay önünden ayrılamıyorsunuz. ‘Kan Mimarisi’ başlığı altında Esenyurt’ta 11 Mart 2012’de yanarak ölenleri ve protestoları anlatan bu duvar aslında, sadece 2013 yılında 1235 işçinin yaşamını yitirdiği Türkiye’deki iş kazalarına daha doğrusu çok önemli bir toplumsal yaramıza ağıt niteliğinde.

Sergi 5 Ekim’e dek sürüyor, kaçırmayın derim...