Hayatımda değil ama resimde risk alırım

Temür Köran'ın son sergisi 'Seyir', Evin Sanat Galerisi'nde. Siverekli bir ağa çocuğunun Türkiye'nin en önemli sanatçılarından birisi haline dönüşmesinin hikâyesini kendisinden dinledik
Hayatımda değil ama resimde risk alırım

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Günümüz resminin önde gelen figür ve renk ustalarından Temür Köran ‘Seyir’ başlıklı 18. kişisel sergisiyle Evin Sanat Galerisi’nde. Tuvalin olanaklarını özgürce kullanan Temür Köran, ‘Seyir’de hayal ve gerçeğin iç içe geçtiği bir yolculuğa çıkarıyor izleyicisini. Gerçekler ve rüyaların iç içe geçtiği sergide, yaptığı ve yapamadığı tüm seyahatler, buluşmalar, ayrılıklar adeta bir resmi geçit yapıyor. Her ne kadar geçmişi boş ver dese de Köran’la dünden bugüne uzanan bir sohbet yaptık. 

40 yıl öncenin Siverek’inde bir ağa çocuğunun ressam olması olağan bir şey miydi?
40 yıl öncesinin Siverek’inde böyle bir düşünce yoktu ki. O dönemin mantalitesine göre okuyacak çocuk için birtakım saygın meslekler vardı. Üniversiteye gideceksen ya doktor ya da mühendis olacaktın. Doğal olarak da benim bunlardan bir tanesine yönelmem gerekiyordu. Ama ben tam tersi çizgi roman okur, gizli gizli o kahramanların resimlerini yapardım. Her çocuk resim yaptığı için ailem de bunu baştan oyun olarak görüyordu. Sonra bunu bir tehlike olarak düşünmeye başladılar, çünkü derslerimi aksatıyordum. 

Boya kalemleri filan alınıyor muydu?
Hayır, ilk kez sünnetimde kasabanın doktoru bir sulu boya takımı hediye getirmişti. Bisikletler de, saatle de geliyor ama suluboya takımı beni en çok heyecanlandıran hediyeydi. 

İlkokuldan sonra İstanbul’a gelişin senin isteğin miydi?
Annemin bir özelliği vardı, ailenin tüm çocuklarını İstanbul’a okumaya gönderirdi, orada tutmazdı. Nedense bizim ailede bir Avusturya Lisesi modası vardı. Orada okunur, sonra Avusturya’ya filan gidilirdi. Bense çok kötü, tembel, haylaz bir öğrenciydim. Hatta içten içten de “Ben galiba okuyamayacağım” diyordum. Tabii notlarım tutmadığı için Avusturya Lisesi’ne de gidemedim. Şişli Koleji’ne yatılı verdiler. Okulumu da kötülemek istemiyorum ama varlıklı ailelerin tembel çocuklarının geldiği palas bir okuldu. Orada da etütlerde sürekli arkadaşlarımın resim ödevlerini yapmaya başladım. Bir resim tutkusu gidiyor ama hiçbir zaman aklımdan ressam olacağım diye geçmiyor. Sanat tarihi ve resim hocamız sınıfı bana bırakır giderdi, resimleri ben kontrol ederdim.
Sonra bir gün bana “Sen neden akademiyi düşünmüyorsun” dedi. İlk o gün akademiyi resim hocamdan duydum. Ve birden “Benim de gidebileceğim bir üniversite var” diye bana güven geldi. Neyse ilk yıl barajı geçemedim ama ikinci yıl kazandım üniversite sınavlarını. 

Sonra da akademiyi kazandın ve Devrim Erbil Atölyesi’ne girdin, hayal ettiğin gibi miydi eğitim?
Okulda da enteresan bir durum. Nedense hocalardan resim yapmayı, bir şeyler öğrenmeyi hiç beklemedim. Vaktimin çoğunu kütüphanede geçiriyordum. Rönesans ustaları, İtalyan primitifleri, Barok dönemin ressamlarını taklit etmeye başladım. 

Nasıl yapıyordun?
Ucuz teksir kâğıtları alıyordum, bir de çini mürekkepli tarama ucu. Rembrand’ın, Tintoretto’nun, Caravaggio’nun gravürlerini kopya ediyordum. Aslında resmi bire bir kopya etmekten daha çok sanatçının reflekslerini anlamaya çalışıyordum. Tıpkı bir imza atmayı öğrenmek gibi. Bunu öğrenince bir modele bakarak resim yapmaya başladığınızda artık reflekslerinizle hareket edebiliyorsunuz. Bu benim için kendi kendime geliştirdiğim bir öğrenme yöntemiydi. Tabii daha sonraları Cezanne’ın o ünlü “Doğada gördüğümüz her şey geometriktir” lafı beni bambaşka bir noktaya taşıdı. Temelde her şeyin bir hacmi olduğu bana müthiş bir anahtar oldu. Ustalardan kalan miras, edindiğim tüm bellek bugünkü resmimin ortaya çıkmasını sağladı. 

Akademi sonrası yaşamını sadece resim yaparak sürdürdün değil mi?
Aslında sanatta yeterlilik aldıktan sonra bir dönem okulda kalmayı düşünmüştüm ama nedense resim yapma tutkusu baskın geldi. Eğitimle resim yapmayı birbirinden ayırmak gerekiyor. Sonrasında hep bir atölyem oldu, laboratuvar mantığıyla çalıştım. 

Resminin unutulmazları arasında olan ‘İkilemeler’ nasıl başladı?
‘İkilemeler’ aslında ‘Sinek Sarayları’ dönemiyle başladı. Bir dönem kendi kendimle bir hesaplaşmaya girdim. “Çok fazla figür yapıyorum, acaba ben figürden başka bir şey yapamıyor muyum” diye kaygılanmaya başladım. Uzun bir süre insan figürünü kaldırdım, biraz minyatür sanatına yöneldim. Matrakçı Nasuh’tan birtakım doğal şematik görüntüler kullandım. Doğulu peyzaj üstüne Batılı anlamda üç boyutlu figürler koymaya başladım. Zaten o döneme denk gelen sanatta yeterlilik tezimin konusu ‘Halk Sanatından Çağdaş Türk Resmine Yansımalar’dı. Sonra pet şişeden eski tavalara gündelik eşyadan oluşan figürler Sezer Tansuğ’un dediği gibi ‘leit motif’ olmaya başladı. Önce onları iki, üç, dört kez tekrarladım ama sonra nedense ikide kaldım. 

Ardından da bir süre Amerika’da yaşadın değil mi?
Evet, bir buçuk yıl kadar Amerika’da kaldım, orada bir atölye kiraladım. Sonra tekrar figüre döndüğümde iki kere yinelemeleri bu kez insan figürlerinde kullanmaya başladım. Fakat insan figüründe kullanınca aynı etkiyi vermedi. Birdenbire kendiliğinden işin psikolojisi ve rengi değişti. Biraz da bizi yöneten bilinçaltı durumumuz. 

Bu ‘İkilemeler’in hayranı oldukça çoktu ama vazgeçtin. Ama ne yaparsan yap resimlerinde çok katmanlı bir öykü devam ediyor?
Evet, kötü bir huyum var, hiçbir şeye saplanıp kalamıyorum. Ama soyut düzenlemeler, geometrik formlar, renk planları, eklektik bir mantık, iç hesaplaşmalar sürüp gidiyor. Öyküden hep kaçınmış olmama rağmen öykü hiç peşimi bırakmadı. 

Ve bu süre içinde figürlerin ve renklerin imzan oldu...
Eğer öyleyse tabii bu çok güzel bir şey. Renk meselesine gelince, yıllar önce Mehmet Ergüven kitabımı yazarken “Temür senin bir renk kaygın var” dedi. “Yok Mehmet Bey, ben haddimi bilirim renk konusunda” dedim. O da bana “Renk konusunda neden bu kadar mütevazı oluyorsun, cesaretin yok, sen bayağı renk kullanıyorsun” dedi. Mehmet Bey’in bunu söylemesi bana cesaret verdi. O gün bugündür korkmadan artık rengi kullanmaya başladım. 

Sanki bu kez resimlerin boyuttan renklere daha cesur gibi geldi bana?
50 yaşına gelmiş bir insanın biraz tecrübelendikten sonra artık eteklerindekini dökmesi gerekiyor. Hem fiziksel hem de entelektüel olarak belli bir kıvama geliyorsunuz. Şimdi daha çok düşünüp, izleyip daha az dokunuyorum. En güzel saatlerim resim seyrederek ve düşünerek geçen saatler. Eskiden desen çizerdim, şimdi görsel notlar alıyorum. Karar verdikten sonra uygulama sorun değil artık. Risk almayı seviyorum. 

Bence hikâyeni henüz tuval üstünde anlatabildiğin için devam ediyorsun?
Tabii araçlar değişebilir, değişmeyen şey sanatın ortak dili, kaygılar, sorunlar. Bence herkes en iyi bildiği şeyi yapmalı.

Son sergİ hakkında
Son sergiye gelecek olursak ‘Seyir’ ne anlatıyor?
Seyir ve yer değiştirme hali bizleri bilinmezliğe sürükleyen umut yolculuğudur. Görsel bir durumu var eden koşullar, salt gerçekliğin ötesinde, edinilmiş tecrübelerle her türlü referanslara açık olur. Yani neden-sonuç ilişkisinden ayrı tamamen sezgisel bir pratiğe, temsil durumunun varlığını onaylayan ama varışı olmayan duraklardan ibaret bir yolculuğa dönüşür sonunda. 

Bu serginde daha önceki sergilerinden farklı bir yalnızlık teması var.
Belki de onu benim yaşadıklarıma bakarak da çıkarabilirsin. Hiç öyle düşünmemiştim ama doğru bir tespitte bulundun.

EVİN İYEM DİYOR Kİ
Neredeyse 17 yılı bulan galeriressam birlikteliği pek alışıldık bir şey midir sanat dünyasında?
Benim bildiğim Türkiye’de yok. Ayrıca Türkiye’de bizim gibi uzun süre varlığını sürdüren galeri sayısı da çok yok. 

Başarının sırrı nedir?
Temür yaşadığı hayatı resmettiği için bu kadar başarılı. Ve şimdi bir sanatçının en verimli olduğu yıllarını yaşıyor.

Üç boyuta geçİş
Bu yıl İstanbul Modern’in eğitim projesine katkı için üç boyutlu bir piyano çalışman vardı. Tuvalin dışına çok çıkan bir ressam değilsin, ne hissettin bu çalışmayı yaparken?
Bu ilk boyutlu ilk çalışmam değil, denemelerim var. Özellikle sergilerimde ortaya çıkarmıyorum. Ama haklısın, tuvali seviyorum ve pek dışına çıkmıyorum. Sanki bugünlerde ressam kalmak daha marjinal. Bugün dijital bir ortamda yaşıyorsak tabii ki sadece fırça ve boya ile resim yapmak gerekmiyor. Bizim bir gerçeği ifade ederken bugünün enstrümanlarına, bakış açılarına da açık olmamız lazım.