Hepimiz halk düşmanıyız!

İstanbul Tiyatro Festivali'nde güncel bir yorumunu izlediğim 'Bir Halk Düşmanı', son yıllarda izlediğim en başarılı ve ufuk açıcı oyundu diyebilirim.
Hepimiz halk düşmanıyız!

Norveçli ünlü yazar Henrik İbsen’in 1882 yılında yazdığı ‘Bir Halk Düşmanı’ yapıtını hafta içinde 19. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında güncel bir yorumla izledik. “Bir oyun izledim hayatım değişti” hem klişe hem de biraz abartı olur ama son yıllarda izlediğim en başarılı ve ufuk açıcı oyundu diyebilirim.

Tabii bunda usta yazar İbsen’in 132 yıl önce ele aldığı konunun güncelliğini koruması kadar günümüz tiyatro dünyasının müstesna yönetmenlerinden biri kabul edilen Thomas Ostermeier’in yorumunun da payı büyük. Almanya’nın en önemli topluluklarından biri kabul edilen Schaubühne Berlin oyuncularının muhteşem performanslarını ve dramaturg Florian Borchmeyer’in katkısını da unutmamak gerek.
Ostermeier, İbsen’in Norveç’te bir kaplıca kasabasında geçen oyununu günümüze taşımış. ‘Bir Halk Düşmanı’ kapitalist düzenin, piyasa ekonomisi koşullarının hâkim olduğu, özgürlüklerinin, haklarının bilincinde olduğu herhangi bir dünya ülkesinde geçiyor. Türkiye de Almanya da Polonya da İtalya da olabilir. En uzak ihtimalse günümüz Norveç’i olması!

Öykü turizm gelirleriyle kalkınmaya çalışan küçük bir kaplıca kasabasında geçer. Kaplıcanın doktoru kasabanın belediye başkanının kardeşidir ve o pozisyona abisinin desteğiyle gelmiştir. Ancak kaplıca turizmi fikrini ortaya atan da kendisidir. Doktorun öğretmenlik yapan karısı bir sanayi tesisi olan zengininin kızıdır. Birlikte müzik yaptıkları en yakın arkadaşları da yerel gazetenin editörü ve yardımcısıdır.
Doktor günün birinde kaplıcanın sularının zehirli olduğunu keşfeder. Bunu karısıyla ve arkadaşlarıyla paylaşır. Hepsi çok heyecanlanır. Kaplıcanın kapatılması gerekmektedir. Olayı açığa çıkaran sonuçları belediye yönetiminin üzerinde baskı oluşturmak ve aynı zamanda halkın da bunu bilmesinin hakkı olduğunu düşünerek gazetede yayımlamaya karar verirler. Önce olan biteni aynı zamanda ev sahipleri derneğinin de başkanı olan gazetenin sahibine anlatırlar. Bu arada belediye başkanı da olayı öğrenir. Tabii kıyametler kopar.

Çünkü, belediyenin kaynak sularını kente dağıtan şebekeyi kendi olanaklarıyla yenilemesinin imkanı yoktur. Yeni yeni turizmden para kazanmaya başlayan kasabalılar ne yapacaktır? Yerel gazetede yayınlanması ya da merkezi yönetime duyurulması turizmi öldürecek midir? Kamplaşmalar başlar. Olaylar yavaş yavaş dokunanın yandığı bir hale bürünür.

Sırasıyla gazete sahibi, genel yayın yönetmeni, editör hatta kendi geleceklerini ve bebeklerini düşünen karısı doktoru yalnız bırakmaya başlar. Ama o, bedeli ne olursa olsun gerçekleri açıklayacaktır. Gazetede yayımlama imkânı ortadan kalkınca gerçekleri kasabalılara anlatmaya karar verir. Kürsüye çıkıp konuşmaya başlar.

“Ekonomik kriz diye bir şey yoktur, ekonominin kendisi krizdir”, “Aptallar çoğunluğu oluşturur”, “Toplum medya eliyle aptallaştırılıyor ve bölünüyor”, “Depresyonda değil grevdeyiz”, “Kendim olmak istedikçe daha büyük boşluk hissediyorum”, “Çağın trajedisi kitlesel yalnızlaşma yaygın şizofreni” gibi şeyler söyler. İzleyicinin tansiyonu en tepelere çıktığı anda yönetmen birden tüm seyircileri oyuna dahil eder. Sorulan sorularla izleyici politika yapmaya, sistemi sorgulamaya, eleştirmeye başlar.

Doktorun halka yaptığı konuşma önce coşkuyla karşılanır, fakat belediye başkanı ve ev sahipleri derneği başkanı ve gazete sahibi tüm kasabanın başına gelecekleri, kaybedeceklerini birbir saymaya başlayınca rüzgâr tersine döner. Doktor artık kasabanın istenmeyen insanına dönüşmüştür.

Bu arada devreye doktorun karısının suları zehirleyen fabrikanın sahibi babası, daha doğrusu kapitalist sistemin kuralları girer. Değeri düşen kaplıca hisselerinin tümünü satın alır, kızı ve damadının önüne koyar; “İşte size bıraktığım miras” diyerek. Artık kaplıcalar doktorun ve karısınındır. Ve onlar da alıp yırtmazlar hisse senetlerini! Sahne kararır.

“Dürüstlük, ahlak her şey içinde var olduğumuz sistemin kurallarıyla belirleniyor. En karşı olanımız bile oyuna dahiliz, yolsuzluklarda, hırsızlıklarda hepimizin payı var” demeye getirir Ostermeier. Ve oyun boyunca doğrudan, adaletten, dürüstlükten yana olan, doktoru destekleyen İstanbul’daki seyirciye de kimilerinin idrak edemediği bir göndermede bulunur...