Kalecik nesiyle meşhur olmalı?

Tabii ki adını kasabadan alan, Anadolu topraklarına has en önemli kırmızı şaraplık üzüm cinslerinden biri olan Kalecik Karası'yla. Ama ne yazık ki durum henüz öyle değil...
Kalecik nesiyle meşhur olmalı?

Türkiye’nin en önemli kırmızı şaraplık üzümlerinden biri olan Kalecik Karası’nın yetiştiği Ankara’nın Kalecik ilçesindeyiz. Adını yetiştiği topraklardan alan üzüm cinsi ülkemizde de diğer şarap üreticisi ülkelerde de pek sık rastlanır bir durum değil.

Böyle olunca da şarabıyla Türkiye’de efsane gibi olmuş, dünyada da tanınan bir üzüm cinsine sahip Kalecik’i bambaşka hayal ediyor insan. Şarap satış noktaları, bölgeye has yemeklerin yapıldığı restoranları ve tura gelenlerin konaklayacakları butik otelleriyle mamur sevimli ve sıcak bir kasaba.

Ancak Kalecik’e geldiğinizde meydanında ayaklarıyla üzüm ezen kadın heykelinin dışında üzüm ve şarap kültürüne dair pek bir iz çıkmıyor karşınıza. Burası artı değere dönüştürecek bir ürünü olmayan unutulmuş yoksul bir kasaba görünümünde.

Kalecik’in yeni belediye başkanı Filiz Ulusoy da bunun farkında olmalı, ilk verdiği söyleşilerden birinde “Kalecik Karası’nı ekonomik faydaya dönüştüremedik” demişti.

İnsan böyle bir cümlenin ardından “Bölgedeki bağcılar ve şarap üreticileriyle masaya oturup konuşacağız. Bağcılık ve şarap üretimi kasabamıza artı değer katacak en büyük şansımız. Trakya’daki gibi bir bağ rotası turları planlıyoruz. Bağcılık ve şarap müzesi kurma arzumuz da var” gelecek zannediyor.

Ancak Başkan konuşmasına “Kalecik Karası eşittir şarap demek değildir. Başkalarının aklına şarap gelir, ama bizim aklımıza sadece şarap gelmiyor. Kalecik’te vatandaşlarımız bu üzümün şarap olarak kullanılmasından memnun değiller. Mütedeyyin insanlar da rahatsız oluyor. Şarap ve şarap üreticileriyle uğraşmak benim ne haddim ne de hakkım. Biz özgürlüklerden yanayız” gibi cümlelerle devam etmiş.

Neyse ki ‘Kalecik Karası Üzümü’ 2006 yılında coğrafi işaret olarak tescil edilmişti. Kalecik Karası Şarabı sadece Kalecik’te yetişen üzümlerden elde ediliyor. Başka coğrafi alanlara taşınan üzüm fidesi Kalecik Karası üzümü olma niteliğini kaybediyor. Yani şarabın kendine has kokusu tadı (bukesi) ancak üzümün Kalecik’in ekolojik koşullarında yetişmesi halinde ortaya çıkıyor.

Bugün Kalecik’te Ankaralı üreticiler Kavaklıdere ve Vinkara başta olmak üzere bir çok üreticinin bağları var. Diğer markalar da üzümlerini bölgedeki anlaşma yaptıkları bağcılardan alıyor. Ve 12 bin nüfuslu kasabada yaşayanların yüzde 80’i bağcılıkla geçiniyor.

Bir sektöre giriş öyküsü

Uçsuz bucaksız uzanan yemyeşil olmuş bağları ve üretim tesislerini Vinkara’nın Yönetim Kurulu Başkanı Ardıç Gürsel’le dolaşıyoruz. Kadın işçiler bağların dört bir yanına dağılmış yaprakları inceltiyor.

Markanın ilginç bir kuruluş öyküsü var. Uluslararası projelere imza atan Ankara’nın ünlü inşaat şirketlerinden Kiska’nın ve The Marmara Otelleri’nin sahibi Oğuz Gürsel, 1990’ların sonunda New York’ta The Marmara Manhattan’ı açar. İş yaptıkları Amerikalı turizmciler “Kalecik Karası gibi bir üzümü olan kasabada arazileriniz var neden bağcılık ve şarap üretimine girmiyorsunuz biz satın alırız şaraplarınızı” der.

Onlar da bu fikre sıcak bakarlar, yurt içinde ve dışındaki otellerimizde de satarız diyerek bağ kurmaya başlarlar. Hemen ardından da üretim tesislerini inşa ederler. Ancak müteahhit mantığıyla tesislerden bağlara yaptıkları her şeyin boyutları çok büyük olur. 250 dönümü Kalecik Karası olmak üzere 500 dönümlük bağ kurarlar. Ancak bu arada tüm dünyayı etkisine alan 2001 krizi patlar verir. Planlar alt üst olsa da onlar yola devam der.

2006 yılında yan iş olarak bir inşaat şirketinin baş edemeyeceği boyutlara gelince Ardıç Gürsel işin başına getirilir. O da bu işi üstleneceksem dünyayla yarışacak şarap yapmak isterim diyerek yola koyulur. Bir çok ilke imza atar. Bunlardan biri de, hatta en önemlisi de gerçek şampanya yöntemiyle ürettikleri ilk köpüklü şarap olur.

Gürsel’e göre sektörün sorunları sadece vergiler ve yasaklarla sınırlı değil. Restoranların bir çoğu mönülerinde Türkiye şaraplarına yabancı şarapların ardından bölgesi ve özelliklerine değinmeksizin sadece yerli şaraplar başlığıyla yer veriyor. Haksız rekabet hala söz konusu. Küçük markalar kendilerine restoranlarda yer bulamıyor. Ve şarap fiyatlandırmasında bir etik ya da kural yok.

Onlar da bir çok üretici gibi şimdi hedeflerini ürünlerini dünyaya satmak olarak belirlemişler. Yurt dışı dağıtım Amerika’yla küçük ölçekte olsa da başlamış. Şimdi sırada İngiltere ve Almanya pazarları var. Ne diyelim tüm üreticilerimiz gibi onların da bu yolu açık olsun. Ama benim arzum devleti yönetenlerin bu sektörü bir artı değer olarak görüp Türkiye şaraplarına hak ettiği önemi ve değeri vermesi...