Luppo ve Pattu ile geçmişten bugüne 

Cenova'da bir genelevde doğan sonra kendini eski Pera'da bulan Luppo ve yine aynı bölgede tartışmalı bir alanda geçici bir yapı kuran iki genç mimar eşliğinde yok olan tarihi mirasa yolculuk...
Luppo ve Pattu ile geçmişten bugüne 

Kurşunlu Han

Bazen kendimi yaptığım işlerden dolayı çok şanslı hissediyorum. Her röportajımda, her buluşmamda yeni bir şeyler öğreniyorum. Hafta içinde ‘Fatih’in Cenovalı Sırdaşı Lupo’nun Seçimi’ romanının yazarı Çağatay Güney ile birlikte kaybolmuş İtalyan kenti Pera’nın peşinde bir yolculuğa çıktık. Genellikle tersi olur ama ilk kez bir romanı geçtiği kentin ara sokaklarını dolaştıktan, yapılarının hikayesini dinledikten sonra okuyacağım.

Turumuz Galata Kulesi’nden başlıyor. Ama önce Çağatay Güney’den kısa bir tarihi bilgi: “Bugün bildiğimiz ve Pera olarak adlandırdığımız bölge aslında eski Pera değil. Pera, Perşembe Pazarı’ndan başlayarak doğuda Karaköy meydanına, batıda Sokollu Azap Camisine, kuzeyde Galata kulesine uzanan üçgen şeklinde  kent Osmanlı’nın Frenk Galatası olmadan önce önemli bir İtalyan kolonisi.

Cenovalılar Pera’yı 1267 yılında kuruyorlar. 4. Haçlı seferinden sonra İzmit’ kaçan Bizans İmparatoru mali ve ticari destek sağladıkları, kenti ortak düşmanları Venediklilerden geri almaya yardım ettikleri için Cenovalılara Pera’da bir koloni kurma hakkı ve ticari imtiyazlar veriyor.

Pera, Yunanca’da ‘karşı yaka’ anlamına geliyor. Dünyanın en büyük kenti Kostantinapol’ün tam karşısında olmak bile başlı başına önemli. Cenovalılar Osmanlı hakimiyetine girecekleri 1453 yılına dek geçen 200 yıla yakın sürede bir gümrük binası, bir kaç ambar ve iskele ile başladıkları küçük kolonilerini çok zengin bir ticaret şehrine dönüştürüyorlar.

Kaleler, kuleler, ticarethaneler, iskeleler, meydanlar, saraylar ve tabii sayısız taverna ve genelevler gibi dindar sofu, ve hüzünlü başkentte bulunmayan her şeyin kolaylıkla bulunduğu bir karşı yaratıyorlar.

Çağatay Güney bir yandan bana tarihi arka planı çizerken bir yandan da 1348’de yapılan Galata Kulesi’nden (orijinal adıyla İsa’nın kulesi) aşağıya doğru iniyoruz. Galata zaten İtalyanca ‘kalata’ deniz kıyısına iniş anlamına geliyor.

Bir zamanlar kentin en önemli manastırı San Benito (St. Benoit), İstanbul’daki en eski Ermeni kilisesi Surp Krikor derken şehrin ana yönetim binalarının olduğu merkeze geliyoruz. Bugün harap halde de olsa sadece eski mahkeme, karakol binası, Cenovalıların valisi Podesta’nın evi ve bir kaç han hala ayakta.

Perşembe pazarının içinde Kurşunlu Han olarak hep adını duyduğum St. Michele manastırına girince gördüğüm manzara karşısında gerçekten akıl tutulması yaşıyorum. 900 yıldır ayakta duran manastıra sevinsem mi, bugünkü döküntü ve pislik içindeki haline üzülsem mi bilemiyorum.

Manastır binası Kanuni zamanında Mimar Sinan tarafından elden geçirilerek hana dönüştürülmüş. Şimdi de Kurşunlu Han İstanbul’un en bakımsız ve pis hırdavatçılar çarşısı olarak  yok olmayı bekliyor.

Karaköy meydanında 1950’lerde Menderes’in yeni kent planı uygulanırken yanlışlıkla yıktırdığı 1900’lerden kalma küçük bir mescit restore edilirken böylesi bir tarihi bölge, yapılar nasıl bu kadar kaderine terk edilir? Bugüne dek nasıl buralar koruma altına alınmaz, bir yandan fotoğraf çekerken bir yandan da Kültür Bakanlığı, Unesco yetkilileri aklıma kim gelirse herkese söyleniyorum. Büyükşehir Belediyesi’nden zaten umudum yok.

Sonra roman kahramanımız Luppo’nun kente ilk girdiği Yağ kapanı kapısına iniyoruz. San Dominican Manastırı 16. Yüzyılda bölgeye Endülüs’ten gelen Arap göçmenler yerleştirilince Fatih’in Peralılara verdiği mallarınıza dokunmayacağız akdine aykırı olsa da bir hikaye kurgulanarak camiye çevrilmiş. Neyse ki o sayede diğer yapılara oranla korunup ayakta kalmış...

GALATA PORT BİNASINA REFERANS PROJE

Sonra yaşamın ironisine bakın ki tarihin içinden adeta bir başka yüzyıla ışınlanıyor hemen ardından İstanbul Modern’in bahçesine kurulan ‘Katı Olan Her Şey’ düzenlemesinde buluyorum kendimi.

İstanbul Modern’in The Museum of Modern Art (MoMA) işbirliğiyle; Vitra sponsorluğunda gerçekleştirdiği YAP İstanbul Modern: Yeni Mimarlık Programı’nın ikinci geçici yapısı, Cem Kozar ve Işıl Ünal tarafından tasarlandı. Çalışma adını komünist manifestodaki ‘Katı olan her şey buharlaşır’ sözünden alıyor.

Genç mimar ikilinin projesinin kavramsal alt yapısını yakında bölgede Galata Port Projesi nedeniyle yaşanacak dönüşüm ve bu dönüşümün beraberinde yıkımı da getirecek olması oluşturmuş.

İstanbul Modern’in de üzerinde bulunduğu bölge kentlilerin belleğinde yer etmiş, tarihin tam ortasında bir kırılma noktasında yer alıyor.

Mimari projelere 25 yıl ömür biçilen, mimarlık da geçici bir şeydir denilen çağda, tarihe, geçmişe saygı çığlıklarının ne kadar yararı var bilmiyorum ama bugünün Karaköy’ü, Tophanesi ve Perşembe pazarındaki binlerce yıllık mirasın bir şekilde koruma altına alınmasını can-ı gönülden diliyorum.

15. yüzyıl Osmanlı dönemini Cenovalı bir kölenin gözünden anlatan ve bölgede geçen Luppo’nun Seçimi’ni bir de bu gözle okuyun derim. Yazılarıma devam etsem de bir yandan da tatildeyim ve romanı okumaya başladım bile...