Müdavimleri nihayet Emek Kahve'yle buluştu

1965 yılından beri varlığını sürdüren Yeniköy sahildeki Emek Kahve, kaçak yapı ihbarıyla iki yıl kadar önce kapatılmıştı. Kahve sorunlu yerin dışındaki bölümleriyle tekrar açıldı
Müdavimleri nihayet Emek Kahve'yle buluştu

Yine eskisi gibi karşı fırından simidimi aldım. Denizin hemen yanı başındaki masaya oturdum. Bu kez şanslıydım, hafta ortası ve hava soğuk diye olmalı kimse bahçeye çıkmamıştı. Önce taze demli, sıcak bir çay ardından anılar...
1990’ların başında İstanbul’da yaşamaya geldiğimizde ilk keşfettiğim yerlerden biriydi Emek Kahve. Hafta sonu kahvaltılarımızın mekânı oldu yavaş yavaş. En keyifli arkadaş sohbetlerini burada yaptık. En lezzetli menemenleri, sucuklu yumurtaları burada yedik. Kızımın küçükken “Yine mi Emek Kahvesi” deyişini hiç unutmuyorum. Dün tekrar açıldığını öğrenince “Ben de çok severdim orayı” dedi. O günlerde ne dediğini hatırlattığımda da cevabı “Çok kalabalıktan sıkılırdım, yer bulamaz ayakta kalır, beklerdik ya onu sevmezdim” oldu.
Eğer ben Emek Kahve’nin yanındaki İkiz Yalı’da oturuyor olsaydım; bir iki saatliğine de olsa insanların benimle bu güzelliği paylaşması için, neden ne olursa olsun anlamsız bürokratik savaşı başlatmak istemezdim. Emek Kahve hiç bozulmamış mütevazılığıyla İstanbul’un son 45 yılına şahitlik etmiş simge yerlerinden biri.

Yordan’nın bakkalından Emek Kahve’ye
Emek Kahve’nin yerinde 1950’li yıllarda küçük bir Rum bakkal vardır. Bakkalın sahibi Yordan 1958 yılında denizin kıyısındaki bahçeye bir balıkçı kahvesi yapar. Yordan 1961 yılında ölünce Yeniköy’de Rum Panayia Ortodoks Kilisesi ve Vakfı’nın mülkü olan, tapuda dükkânlı bahçeli ev olarak geçen binayı 1963 yılında Osman Özbaşı kiralar. 1965’de bakkalın yerine kahve açılır. Bu arada Osman Özbaşı işçi olarak Almanya’ya gider uzun bir süre orada yaşar. 1992’de dönünce Emek Kahve’nin bir bölümünü aile kahvesine dönüştürür. Denizin kıyısındaki bahçenin bir bölümüne masa sandalyeler konur, kahvaltı servisi de başlatılır. Sonra devreye yavaş yavaş salatalar, köfte, sosis, patates kızartması gibi ufak atıştırmalıklar girer.
Emek, İstanbul’un en ünlü kahvelerinden biri haline gelir, kapısında kuyruklar oluşur ama kalitesini hiç bozmaz. Kahve biraz da kötü niyetin kurbanı olarak, kaçak yapı ihbarıyla 2009 Mart’ında ruhsatı da iptal edilerek Boğaziçi İmar Müdürlüğü tarafından mühürlenir. Civardaki aynı durumda olan birçok yapı 1984’teki İmar affından yararlanmıştır ama Rum Kilisesi Vakfı bu gelişmenin vaktinde farkında olup müracaatını yapamamıştır.

Bu arada Emek Kahve’nin hemen yanında yer alan tarihi İkiz Yalı 1980 yılında Ankaralı avukat Gülay Okur tarafından satın alınır. Yeni sahipleri harap halde olan yalıyı 20 yıl sonra tamir ettirerek taşınırlar. Rivayet o ki, kahvenin varlığı aileyi her zaman rahatsız eder...
Osman Özbaşı, ayda 5 bin lira kira verdiği ve yanında çalışanları da mağdur ettiği için, hiç olmazsa yasal yerinde kahve ruhsatını geri ister. Nihayet bir ay önce bahçe ve yol üstündeki kahve tekrar açılır. Şimdi ana bina ile bahçe arasındaki kapatmaya neden olan, sonradan eklenen ara bölüm kapalı ve orta alanın yıkılıp yıkılmayacağını belirleyecek olan yasal süreç devam ediyor.

Biz Emek severler kışın bir şemsiye altında bahçede oturmaya da razıyız, yeter ki İstanbul’un dolayısıyla bizlerin de bir parçası olan bu kahve varlığını sürdürsün. Günümüzde İstanbul gibi bir kentte küçük bir kahveye ömrünü vermiş, büyük hayaller peşinde koşmayan işletmeciler bulmak pek kolay değil...

Önce salatalar bozuldu...
Bundan yedi sekiz yıl öncesine kadar sabahtan akşama dek günün hangi saatinde gidersek gidelim açık ve kahvaltıdan yemeğe istediğimiz şeyleri yiyip içeceğimiz mekânlar çok azdı. Etiler’in bir ara sokağında açılan Harvard Cafe, Ortaköy Myott ilk açılan yerler arasındaydı. Bu kafe restoran arası yerler tutunca House Cafe, Kırıntı, Mangerie, Num Num ve Kichnette gibi birbiri ardına yeni yerler açılmaya başladı. Hem girişimciler hem de müşteriler bu yeni konsepti çok sevdiler. Çeşit çeşit pizzalar, salatalar furyası başladı. İlk yıllarda her şey özenle hazırlanıyordu. Bu karşılıklı sevgi mekânları büyümeye farklı semtlerde yeni şubeler açmaya hatta zincirleşmeye yöneltti. Ama ne yazık ki bu hızlı büyüme işletmelerde kalite(sizlik) sorununu da birlikte getirdi. Önce pizzalar, sonra dev kâselerde gelen salatalar bozuldu. Kullanılan malzemeler kötüleşti.

Geçen gün Bebek Kırıntı’ya giden bir arkadaşım, keyifle başlayan gününün rezil olduğunu ne istese soğuk geldiğini en sonunda kaderine razı olup, bir şeyler atıştırıp kalktığını anlatıyordu. Şimdi düzelmiş midir bilemem ama ben de uzun süredir taş gibi tavuklu salatalar yedikten sonra House Cafe Taksim ve Nişantaşı’na gitmekten vazgeçmiştim. Num Num G-Mall’de de aynı sorunlar var ama en azından pizzaları her zaman lezzetli.

.