Mükemmel değilse çöpe at...

Geçen hafta tüm dünyayla eşzamanlı Türkiye'de de gösterime giren Burnt/ Çok Pişmiş gastronomi dünyasının Michelin Yıldızı peşinde koşan pop starlarına yakından bakıyor...
Mükemmel değilse çöpe at...

Genç yaşta iki Michelin yıldız alıp Paris’te efsane geline gelen Şef Adam Jones’un şöhret başını öyle bir döndürür ki uyuşturucu, içki, çılgınca eğlence derken yok olma noktasına gelir. Her şeyi geride bırakıp Amerika’ya kaçar. New Orleans’ta bir milyon istiridye ayıkladıktan sonra geriye dönmeye karar verir. Ve hedefine ulaşmak için Londra’yı seçer.

Eski iş arkadaşlarını bulur, kimilerini şirinlikle kimilerini  tehditle ikna ederek ekibini kurar. Hedef ünlü bir zincir otelin restoranına üç Michelin yıldızı kazandırmaktır. Sert, acımasız bir kişiliğe sahip, öfke patlamalarıyla bir anda mutfağı darmadağın eden şef Adams’ın ve onunla çalışan ekibin işi hiç kolay değildir. Tabii filmi izlemek de öyle!

Sinema dünyasının yakışıklı starlarından Bradley Cooper ve İngiltere’nin dünya sinemasına armağanı ‘soğuk’ güzel Sienna Miller’in başrolleri paylaştığı, Daniel Brühl, Emma Thompson, Uma Thuman gibi ünlü yıldızların rol aldığı Burnt bir aksiyon filmi hızıyla son derece hızlı bir tempoyla başlıyor.

Yeme-içme sektörünün içinde olmayanların, iddialı şeflerin egoları tavan yapmış dünyalarını tanımayanların bu filmi anlaması anlamlandırması zor. ‘Çok Pişmiş’ kesinlikle şefleri, yemek yapmayı kutsal bir iş yapıyorlarmış gibi gösteren romantik bir film değil. Pişen yemekler, hazırlanan tabaklar izleyene “ah orada olsam da tatsam bu muhteşem lezzetleri” de dedirtmiyor.

Filmden çıkınca aklınızda hiç bir tabak ve yemek sahnesi kalmıyor. Çünkü filmin meselesi aşkla pişen yemekler değil, ihtiraslarının peşinde koşan, beğenmediği an müşteriye gidecek hazır tabakları fırlatıp çöpe atan şefler.

‘Çok Pişmiş’ izleyiciye lüks restoranların, Michelin yıldızlı şeflerin acımasız dünyasını, felsefesini, kabuslarını anlatıyor. Michelin yıldız almış bir şef sanki maço kültürün içinde yoğrulmuş adeta düşmanını yok etmeye çalışan bir asker.

Bu filmi, Julie& Julia gibi daha romantik bir dünyayı anlatan meselesi farklı örneklerle karşılaştırmamak lazım. Bence bir çok eleştirmenin vurguladğı gibi şef tiplemeleri klişe değil, hikaye ve senaryo yazarları gerçek hayatta karşılığı olan tiplemeler çıkarmış. Zaten filmin danışmanlarının her biri de Gordon Ramsey, Marcus Wareing, Mario Batali, Marco Pierre White gibi Michelin yıldızlı ünlü şefler.

Onlar hem kendi tecrübelerinden hem de yanlarında yetiştikleri ustalarından, yakışıklı, bebek yüzlü şeflerin yemeği kutsal gören birer melek olmadığını, içinde ne fırtınalar koptuğunu, mutfakta estirilen terörü eminim ki çok iyi biliyor.

“Dünyanın en iyisi olmaya adayım” diyen bir şefin mutfağında disiplin kurmadığı, ekibini kontrol edemediği sürece harikalar yaratılmasına, mükemmel tabaklar servis edilmesine imkan yok. Tanrısal yetenekleri bile olsa bir şefin gecede 30-40 kişiye tek başına yemek hazırlaması söz konusu bile olmaz.

İyi bir restoran mutfağı dikensiz gül bahçesi değil. Bir, iki değilse bile üç Michelin yıldızı almak bir proje, sadece mükemmel olmak yetmiyor. Ekibin işbirliği ve uyumu, malzemelerin, hatta her istasyonda çalışanların o anki ruh hali bile çok önemli. Ve filmde bunlar da zaten işleniyor.

Şef Adam Jones bir pembe dizi roman tadında damakta akıp giden lezzetli bir yemek yapmak  yerine hikaye kurmaya, denge tutturmaya çalışıyor tabakta.  Bir yudum alındığında insanı şaşırtan, duraksatan bir yemek yaratmak istiyor.

ELEŞTİRMENLER BEĞENMEDİ

Her şeye karşın Burnt/Çok Pişmiş Amerika’da ve İngiltere’de film eleştirmenlerinden, klişelerle yüklü olması ve özellikle Bradley Cooper’un abartılı, sert, tatsız oyunculuğu gibi nedenlerle kötü not aldı. Benzetmek gerekirse eleştirmenlerin ortak görüşü “Un, şeker yağ var ama helva olmamış” diye özetlenebilir.

Bense, sinema dili açısından sorunları olsa, özellikle sonu aceleye gelmiş izlenimi verse de ‘Burnt/ Çok Pişmiş filmini beğenerek izledim. Lüks restoran dünyasının, egosu yüksek şeflerin iyi ya da kötü gerçek yüzünü ve Michelen Yıldızı gerçeğinin perde arkasını açık yüreklilikle vermesini sevdim.

Filmde beni düşündüren asıl nokta mutfakta sık sık karşımıza çıkan neredeyse demode olmuş, sous vide makinesi, üç Michelin yıldızı peşinde bir şefin en önemli iş buluşmasını dünyanın en büyük hamburger zincirinde yaparken büyük bir iştahla hamburger yemesi gibi tutarsızlıklar oldu...