Şifalı sularla yaratılan cennet

Languedoc doğal park sınırları içindeki Avéne Termal Su kaynaklarının fırsat olmasına rağmen havalı bir turistik tesise dönüştürülmemesi sadece su laboratuvarı, üretim tesisi ve hastalar için termal istasyon olarak kullanılması insanı heyecanlandırıyor...
Şifalı sularla yaratılan cennet

Fransa’nın sözcüklerle anlatılamayacak kadar sıra dışı doğa güzelliklerine sahip Haut-Languedoc Bölgesi Doğa Parkı içindeki Avéne kaplıcalarındayız. Bölgenin şifaları sularının öyküsü 1736 yılında başlıyor.

Orb vadisindeki köylerin sahibi Marquis de Rocozels’in egzamalı bir atı vardır. Diğerlerine de bulaşmasın diye atını çayıra salar. Attan umudunu kesen Marki Rocozels bir kaç hafta sonra atını sapasağlam görünce çok şaşırır. Bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini anlamak için ‘yılkı atını’ takip eder.

Avéne köyündeki Sainte-Odile kaynağından su içtiğini ve suya girip yaralarını iyileştirdiğini görür. Atının keşfi suyun şifalı olduğunu anladıktan sonra cilt sorunları olan insanların hizmetine de açmaya karar verir.1743 yılında ilk havuzları oluşturur. 1826’da da bilimsel çevreler suyun nimetlerini kabul eder.

1871 yılında Avéne suyu şişelenmeye başlar. Hatta büyük Şikago yangınının kurbanlarında kullanılmak üzere Amerika’ya yollanır. 1847 yılında Fransa Sağlık Bakanlığı ‘Kamu yararınadır’ beyanında bulunur, ilaç olarak piyasaya sürülür. 15 yıllık çalışmaların ardından toksit olmadığı, içilebilir olduğu kanıtlanır. Kadınlara ve erkeklere özel termal havuzlar yapılır.

Uzun yıllar zengin sınıfın gittiği sosyetik bir yer olarak varlığını sürdürür bu şifalı sular. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş gazileri tedavi için Avene’e yollanıp tedavi de sosyal sigortaların kapsamına alınınca tüm topluma yayılır.



DOĞA DOSTU ECZACI


1951 yılında farmakoloji ve ziraat mühendisliği eğitimi almış Pierre Fabre Castre kasabasında tarihi bir eczaneyi satın alır. 1961’de laboratuvar kurar ve eczanesinde doğal otlar kullanarak kadınlara hem güzellik ve bakım kremleri hem de cilt sorunları olanlar için ilaçlar yapmaya başlar.

Ve Dermo-kozmetik terimini ilk kullanan, günden güne yeni markalar alarak büyüyen Pierre Fabre, devletin kaplıcaları kiralayacağını öğrenince doğduğu topraklardaki Avéne şifalı sularına ve kaplıcalarına talip olur.

Avene Kaplıcaları 1975 yılında Pierre Fabre Grubu’na geçer. Kullanım hakları satın alınır, kaynak suyunun ‘gerçekten yararlı olup olmadığı’, ‘yararlıysa nasıl etki ettiği’ üzerine araştırmalar başlatılır. 15 yıl sonra 1990’da ‘Eau Termal Avéne’ markası doğar. Dermo-kozmetik ürünlerin kaynaktan elde edilip taşınmadan ilaç standartlarında üretilmesi için imalat tesisleri inşa edilir.

Bu arada kaplıcanın kapasitesi de büyütülür. Kabul edilen hasta sayısı 350’den 3500’e çıkar. 2007’de yeni bir ‘Su Araştırmaları Laboratuvarı’ kurulur.

Avene kaynak suyu 25.6 derecelik, içinde patojen mikropların olmadığı steril olmayan, bikorbonat kalsiyum ve magnezyum içeren mineral oranı düşük ama cilde iyi gelen, Ph değeri 7.5 olan bir su.




HER ŞEY VAKFIN MALI


Pierre Fabre, Eau Thermal Avéne’nin yanı sıra Ducray, Klorane, Elancyl, Galenic, Rene Furterer gibi dermo-kozmetik cilt ve saç bakım ürünleri ve ilaçlarıyla Fransa’nın ikinci büyük bağımsız farmasötik grubu.

Fabre, Fas’ın bugün ünü dünyaya yayılan Argan yağını ilk kullanan, doktorlara özelliklerini anlatan ilk dermatolog. Vakıf çatısı altında üretilen tüm ürünlerinde bir öyküsü var. Hepsi birbirinin ihtiyacına cevaptan doğuyor. Bir cilt hastalığı tedavi ediliyorsa cildi yumuşatan ürünler geliştiriliyor.

Pierre Fabre’nin dermo-kozmetik konusunda keşifleri, bugüne dek piyasaya çıkan etik değerleri gözeten ürünlerinin hepsi saygıya değer. İnsan tesisleri, yaptıkları işe verdikleri önemi görünce bunu çok daha iyi anlıyor.

Ancak benim en övgüye değer bulduğum iki şey var, birincisi ölmeden bir süre önce vakıf kurması, tüm mal varlığının yüzde 80’ini vakfa bağışlaması ve bugün tüm ilaç ve dermo-kozmetik ürünlerin vakfın malı olması.

Pierre Fabre Vakfı aslında tüm araştırmalarını Toulouse Devlet Hastanesi’nin içinde kurdukları araştırma merkezinde yapıyor. Karlarının bir bölümüyle de Afrika kıtası başta olmak üzere gelişmekte olan ülkelerde ilaca ulaşımı sağlıyorlar. Her yıl gelirin yüzde 50’si Toulouse Kanser Araştırmaları Vakfı’na gidiyor. 210 milyon Euro AR-GE’ye ayrılıyor.

İkincisi de, Languedoc doğal park sınırları içinde olan termal su kaynağının olanakları olmasına rağmen havalı bir turistik tesise dönüştürülmemesi. Suyun ve tesislerin su laboratuvarı, imalat yapılan ve sadece hastaların geldiği bir termal istasyon olarak kullanılması.

Avene Hidroterapi Merkezi’nde beş aylıktan itibaren çocuklar ve yetişkinlerin her çeşit egzama, sedef, atopik dermatit, yara ve yanık izleri ve şiddetli kaşıntı gibi cilt hastalıklarının tedavisine destek olunuyor. Cildin doğal koruma kalkanı güçlendirilip hastalık stabil hale getiriliyor. Aynı zamanda kanser sonrası yan etkilerinin tedavisinde de kullanılıyor. Ağız ve dil mukozalarının yaraları iyileştiriliyor.

Fransızların tedavi masraflarını konaklama ve yemek hariç sosyal sigorta kurumları karşılıyor. Ancak dünyanın dört bir yanından gelen hastalar için de fiyatlar ulaşılmaz değil.




DOĞA DOSTU, SU BAZLI VE STERİL


Kaynağın hemen yanı başındaki ‘Eau Termal Avéne’ markalı steril dermo-kozmetik ürünlerin üretim koşulları ise hayranlık uyandırıyor. Camlarla ayrılmış bölgede süreci izlerken sonuçta ticari bir ürün diye baktığınız bir kreme, losyona verilen emeğe saygı duyuyorsunuz.

80 kişilik Avéne’nin de içinde olduğu bu doğal parktaki beş köyde toplam 300 kişi yaşıyormuş. Bunların da 220’si üretimde ya da termal tesislerde çalışıyor.

Tabii bu düzende Pierre Fabre’nin yerleştirdiği anlayışın payı büyük. Ancak devletin doğal alanlara, rezervlere bakışı, koruma refleksi de çok önemli. Vakfın Sainte- Odile’de kullandığı iki kaynak var. Tarihi kaynak kaplıcaları diğer kaynaktan gelen sular ise imalat birimini besliyor. Her iki kaptajın 30 yıllığına yenilenebilir kullanım hakkı var ve neler olup bittiği yetkililer tarafından sürekli denetleniyor.

Devlet, sanayici ve sivil toplum bilinçli olur ve birbirlerini denetlerse ortaya iyi şeyler çıkıyor. Geçmiş olduğu kadar gelecek de koruma altına alınıyor. Ne diyelim darısı başımıza...