Şükran Moral: Bir tatlı çılgın!

Özellikle kadın bedeni üzerine tabuları sarsan performanslarıyla tanınan Şükran Moral'ın çalışmaları, 11 Eylül'den itibaren "Birbirimize çok benziyoruz" dediği Avusturyalı feminist sanatçı Valie Export'la birlikte Galeri Zilberman'da. Sanat uğruna ailesini karşısına alan Moral'ı yakından tanımaya ne dersiniz?
Şükran Moral: Bir tatlı çılgın!

Şükran Moral, 20 yıla yakın bir süredir performans sanatının öncü isimlerinden. Yarışı hep kendiyle olan tatlı bir çılgın. Yaşamını ve çalışmalarını Türkiye -İtalya arasında gidip gelerek sürdürüyor ama son yıllarda daha çok İstanbul’da yaşıyor. Dünyanın dört bir yanında sergilere katılıyor, performans üzerine dersler veriyor. Yalnızlığının ona itici güç olduğunu söylüyor. Şükran Moral ile Galeri Zilberman’da 11 Eylül’de başlayacak sergisi öncesi oturup sohbet ettik, ben onu bu sohbette çok daha iyi tanıdım, umarım bu söyleşi sonrası siz de onu benim gibi kendinize çok daha yakın hissedersiniz. Çünkü onda hepimizden birer parça var...

Hem İtalya’da hem burada okudunuz, sık sık dünyanın farklı ülkelerinde farklı sanat okullarında ders de veriyorsunuz, ne gibi farklılıklar gözlemliyorsunuz?
Londra’ya bu son gidişimde beni önce bir şeyler ikram edelim diye üniversitenin kantinine aldılar. Bir baktım kantinin içindeki barda bütün içkiler var. “Burada öğrencilere içki serbest mi?” dedim, “Tabii ki” cevabı aldım. Neyse birer bira içtik. Ot içenler de vardı bu arada. Tabii benim ağzım açık kaldı. Yani düşünün beni bile aşan bir genişlik bu… Sonra derse girdim, benden önce de bir trans konuşmuş.

Türkiye’de sanat eğitimi alan öğrenciler nasıl?

Burada performans üzerine ders verirken Marina Abromoviç’in çıplak üstünde iskelet olan bir işini gösteriyordum. Burnunda hızması olan, modern bir kız, “Hocam bu kadın neden çıplak?” dedi. Yıllardır derslerimde bu fotoğrafı gösteririm, hiç kimse bu soruyu sormamıştı. Doğrusu ben de o güne dek neden çıplak olduğunu düşünmemiştim. ‘Şimdi sen bir köye gitsen sana demezler mi burnuna neden o şeyi taktın. Bu, onun gibi, senin içinde yaşadığın kültürle ilgili bir şey” dedim.
Bizim kültürde çıplaklık, özellikle kadın bedeni tabudur. Erkekler iktidarda kalabilmek için kadın bedeniyle ilgili yasaklar üretiyor. Ve bunu bir kısım kadınlara da inandırıp savunduruyor. Kadınlar, kadın vücudu üzerinden siyaset yapılmasını kabullenirse hiçbir zaman kurtuluşu olamaz. Kadınlar çok işbirlikçi. Kadınlar işbirlikçi olmasa erkekler iktidarda kalabilirler mi? Kusura bakmasınlar yağ yakacak halim yok, hayran olduğum kadın kahramanlar olsa da.

Performansa Roma’da başladınız, fark edilmek kolay oldu mu?
Çok zor… Roma zaten sanatın beşiği, kimin umuru Üçüncü Dünya Ülkesi’nden gelmiş bir kadın. Öte yandan orada da sistem biraz aynı. ‘Evet efendim, sepet efendim’ olursa daha kolay yürüyor işler. Ben daha akademinin birinci günü kavga ettim Yugoslav bir çocukla Türk olmak meselesi yüzünden… Sonra sanat tarihi hocasıyla takıştım. Sanat tarihi dersinde 400 yıllık sosyo-ekonomik bir dönemi anlatırken bir kez bile Osmanlı lafı geçmiyordu. Ben demiyorum ki övsün ya da yersin ama bir kez geçsin.

Sonuçta kazanan siz olmalısınız, tezinizi verip mezun oldunuz?
Evet ama o da çok maceralı oldu. Tezimi Mondrian üzerine yaptım, bir zamanlar minimalizme âşıktım. Tam tezimi savunuyorum, Duchamp’tan söz ettim, hocalardan biri diğerine “Duchamp kim?” dedi. Tabii hiç kaçırır mıyım, “Siz Duchamp’ı bilmiyorsanız, beni sınav edemezsiniz, sizi reddediyorum” dedim… 110 yerine 108 verdiler!

Bir de İtalya’dan sınır dışı edilme maceranız var değil mi?
Evet, annemi kaybettiğim, sevdiğimden ayrıldığım hayatımın zor bir dönemiydi. Unutmuşum oturma iznimi yenilemeyi. Sonradan yabancılar polisine gittim, durumu anlattım. Adam beni arabaya bindirip polis merkezine götürdü. Yandan, önden her yerden fotoğrafımı çekip elime de atıldı kâğıdını verdiler. 15 gün içinde ülkeyi terk etmen lazım.

Ne yaptınız, çıktınız mı ülkeden?
Yok o riski göze alarak yaşadım. Eğer çıksaydım bir daha geri dönemez, okulu bitiremezdim. Başladım atılan sanatçı işleri yapmaya. ‘Üç kişiyle evlilik’ hikâyesini yaptım. Gazetelerde sanki gerçekmiş gibi ‘Türk şarkıcı üç kişiyle evlendi’ diye haber yaptılar, büyük sansasyon oldu. 

Performansa o dönemde başladınız demek ki?
Evet, aynen. Hayata karşı performanslarla durmak o dönemde başladı. O zamana dek heykeller, yerleştirmeler yapıyordum. Ben aslında orada Türk kimliğimi de anladım. Sanatçısın ya tüm kapılar sana açılır diye düşünüyordum. Öyle bir şey yok. Evet, sanatçısın, kadınsın ve Türk’sün. Zaten sana kızdıklarında bunu her hareketleriyle belirtiyorlar. Ben buna karşı koyabildim, utangaç birisi değilim, erimedim karşılarında. 

Bu son serginizde ne bekliyor bizi?
Bu sergide yalnız değilim. Avusturyalı ilk feminist sanatçılardan Valie Export ile beraberiz. Bizde çok az bilinir ama çok ünlü bir sanatçıdır. İkimizin de daha önce sergilenen işleri bu kez bir düet olarak sahneleniyor. 

Neden Valie Export? 
Çünkü birbirimize çok benziyoruz. Şu anda gerçi o 70 yaşında sanırım. 1968 yılında yapıp giydiği apış arası açık kovboy kıyafeti ve elinde bir silah olan işi müthiştir ve öncü bir iştir. Ama o dönemde onu da çok rencide etmişler, hırpalamışlar. Aramızda çok güzel bir sinerji olacağına inanıyorum.

Sizin hangi işiniz sergileniyor?
2003’te yaptığım ‘Despair/Çaresizlik’ adlı çalışmam. Orada anlattığım kaçak göçmenler bir anlamda benim de hikâyem. Bir taka var, denizin orasında dalgaları hissediyorsun. Bu taka hepimizin hayatının bir yönü olabilir. Bir okyanusun ortasındayız. 21. yüzyılın en önemli sorunlarından biri kadınsa diğeri de göç. Aynı zamanda ‘Artist/ Jesus’ da sergileniyor. 

Samsunlusunuz, kasabanız Terme’ye gidiyor musunuz? Aileniz nasıl tepki veriyor çalışmalarınıza?
Terme’ye en son 2009’da gitmiştim sanıyorum. 18 yaşında ailemi terk ettim. Kardeşlerim yaşıyor. Kolay değil, benim dünyam başka. Onların tutucu olması normal. Onlar gibi yaşasaydım orada kalırdım. İnandığın ideallerin varsa önünde hiçbir şey duramıyor. Böyle bir sanatı taşımak, zor bir yalnızlığın üstesinden gelmeyi de getiriyor. O yalnızlıkta aile tarafından tecrit edilmek de var. “Sen artık bize uğrama” diyebiliyorlar. Ailen seni reddederse ağlayacaksın belki ama bunu kabul etmek lazım. Zaten her şeyi gözden çıkarmışım, benim için önemli olan sanat. Bir gün çocukları diyecekler eminim, ‘Bak babamın kız kardeşi bunları bunları yaptı’ diye... 

İtalyanca bilmeden İtalya’ya gitmek de büyük cesaret ister...
Okyanusa niye atlıyorsun yüzme bilmiyorsan, onun gibi bir şey ama ben denedim. Hem yüzmeyi hem de köpekbalıklarından kendimi korumasını öğrendim. Bizde sanatçıların çoğu iyi bir aileden gelir, hatta bir bakarsın adı filan yoktur ama muhteşem bir stüdyosu vardır. Benimse hâlâ bir stüdyom bile yok. Benim için projeleri hayata geçirmek ve iyi yaşamak önemli.

Şimdi ne gibi yeni projeler var, nelerin üzerinde çalışıyorsunuz?

Şimdi bir heykel çalışıyorum. İki yıl önce sırtlan heykeli yapmıştım. İsmi ‘Etik’ti. Kolumun birebir halini sırtlanın ağzında yapmıştım. Bizde linç kültürü özellikle de sanatçı linci çok gelişmiştir. Ben anlatmak istediğime ne uygunsa onu kullanıyorum. Mesela hayatta animasyon seyretmiş insan değilim, anlatacağım tek yol oydu, animasyon yaptım. Lağım faresi lağımdan çıkıyor, yaklaşıyor, seyircinin yüzüne ‘hak’ diye tükürüyor.

2010 yılında performans sanatı açısından bir eşik olan ‘Amemus’ adlı performans sırasında kimileri yarıda salonu terk etmişti. ‘Sergi açılışında lezbiyen seks’ başlıklarıyla haber oldu ama bu bir cinsel gösteri değildi. Neler hissettiniz tepkiler karşısında?

Bırakın izleyicileri, sanatçılar bile fırsat bilip hakkımda konuştu: “O da bilmiyor mu bizim ülkenin muhafazakâr olduğunu, yapmasaydı” dediler. Böyle bir şey olabilir mi? O ana dek hakkımda hiç bir şey yazmayanlar saldırmaya başladı. ‘Vurun Kahpeye’yi çok iyi hissettim o dönemde. “Galeriye bomba koyarız” diye haberler geldi. İşin en komik yanı da bunu sansasyonel haber yapan, aleyhimde yazan gazetelerin baş sayfasında çıplak kadınlar eksik olmaz.

Neden sizce?
Baskı altına alınmayan, cesur olan, cinsel ilişkiyi düşünce halinde sunan bir kadına karşıydı onlar. O işi başka bir yerde yapsam çok hoşlarına giderdi. Sunduğum kültürel düzey hoşlarına gitmedi. Bir pavyonda olsa, yosma olsan bayılırlar. Olay olan çıplaklığı, eylemi sunuş biçimim.

Amerika’da Chicago’da 'Bir Sanatçının Linci'ni sunduğunuzda nasıl tepki aldı?

Ben sanırdım ki Amerikalılar tutucu. Hayır performans sonunda bana sarıldılar, tebrik ettiler. Sanatçı olarak tatmin oldum, müthiş bir şey anlaşıldım. Ağladılar ve bana sarıldılar. Performanstan sonra galeriye yakın bir kulüp vardı yemeğe gittik, ayağa kalkıp alkışladılar.






BEN TABULARI YIKAN İŞLER YAPARDIM AMA GEZİ'DE ZATEN TABULAR YIKILMIŞ


Gezi’de de ‘kanlı’ bir performans yaptınız...

Evet, 31 Mayıs’ta Roma’dan Chicago’ya gitmek üzere uçaktaydım. 14 saat sonra öğrendim olan biteni. Sonra bir baktım neredeyse savaş var ülkede. 12 Haziran’da döndüğümde artık İstanbul bıraktığım gibi değildi. Sabah kahvaltı edip evden çıktım 10’da oradaydım. Benim beklemediğim bambaşka bir enerji vardı. Acaba beni tanıyan olur mu derken, herkes ‘Performans yapacak mısınız?’ diye sormaya başladı. Yarım saat içinde performans yapmaya karar verdim. Ben o ana kadar tabuları yıkan işler yapardım. Ama zaten Gezi’de tabular yıkılmış, orada yapabileceğim tek şey sembol bırakmaktı. 

Performansı gerçekleştireceğiniz jileti bulmak zor olmuş değil mi?
Evet, jilet arıyorum hiçbir yerde satılmıyor. Berbere gittim. “Ne yapacaksın, bak hayat değmez ona göre” diyor. Neyse aldım jileti. Zaten karın kesme, body art’ın çıkışı 1960’lara aittir. Vücutta acıyı hissetmektir. Ben aslında bu ritüele hep karşı çıkmışımdır. Ama bu kez gerçek acıyla jileti toplumun tabularına vuracaksın demek istedim. Beyazdan nefret ederim ama sembolik olarak kefenlerimizi giydik demek için giydim. Oradaki çapulcu timi de videoya çekti. Genç bir arkadaşa da “Sanatçı bu akan kanın son kan olmasını istiyor ve performanstan sonra barışın simgesi olarak birbirinize sarılmanızı istiyor” diyen bir duyuru yaptırdım. Kimse özenmesin, tekrarlamaya kalkmasın diye.

Ne hissettiniz keserken?

Tam jiletin kâğıdını açarken parmağımı kestim. Çok canım yandı, ben karnımı nasıl keseceğim diye aklımdan geçti bir an, durakladım. O kötü oldu. Sonra başladım kesmeye. Gözlerim doldu, yukarı bakıyordum, kendime ağlamayı da yediremiyorum. Tabii duraklamalarım oldu. Arkadaşlarım “Devam edemeyeceğini düşündük” dediler. Sonra da midem bulandı. Sonra doktor bunu “Vücut büyük bir şiddete uğruyor ve savunma olarak da onu yapıyor” dedi. 

İzleyenlerden nasıl tepkiler geldi? 

Özellikle kadınlar, “Lütfen durdurun, yapmasın” diye bağırmaya başladı. Ama gençler “O kadar insan öldü, asıl onlara acımamız lazım bu sadece bir sanat” diyerek harika bir cevap verdiler.

İz kaldı mı?

Evet, şurada biraz kaldı. Ben aslında daha önce bu konuda bir şey okumadım, alışkın da değilim. Tabii bembeyaz oldum. Laf aramızda ben aslında kandan bayılan bir insanım. Revire götürdüler. Doktor, “Hanımefendi kestin kendini ama hastaneye gitmen, tetanos aşısı olman lazım şimdi” dedi. Yanıma ne nüfus kâğıdı ne para hiçbir şey almamışım. Çok mutlu oldum, ben performansı yaptıktan bir gün sonra Gezi’yi darmadağın ettiler. Hatta Fransız ve İtalyan televizyonları da tesadüfen oradaymış onlar da çekmişler.

Şükran Moral kimdir?
Termeli üç çocuklu mutaassıp bir ailenin kızı olarak yetişti. Ailesi zorluk çıkardığı halde eğitimini tamamladı. 1989 yılında İtalya’ya gidip Roma Güzel Sanatlar Akademisi’nde okudu. 1994’ten bu yana solo sergi ve performanslar düzenliyor. Göçmenler, transseksüeller, fahişeler gibi toplumun marjinal diye ifade ettiği insanlarla ilgili yapıtlar üretti. ‘Apocalypse’, ‘Müze ve Morg’, ‘Hamam’, ‘Çaresizler’,’Bordello’, ‘Jesus & Muhammad’, ‘Jinekoloji Masası’ ‘Amemus’ önemli performansları arasında. Yapıtları dünyanın en ünlü müzelerinde yer alıyor.