Taksim'in hal-i pür melali

Son iki yıldır her geçişimde Taksim meydanının fotoğraflarını çekiyorum cep telefonumla. Mega kentin içler acısı meydanı diye bir foto-belgesel yapabilirim...

Son iki yıldır neredeyse her geçişimde Taksim meydanının fotoğrafını çekiyorum. Her seferinde de içim burkuluyor. Bir yandan da utanıyorum, sanki biri çıkıp “Bu çirkinliğin, sefaletin, sakaletin fotoğrafını çekmeye utanmıyor musun?” diyecek.

Hani bir zamanlar Türkiye’nin herhangi bir köşesinde fakirlik ve sefalet fotoğrafları çeken turistlere “Bu kadar güzel şey varken neden bunları görüntülüyorsun” diye kızar ve ajan muamelesi yapılırdı ya.

Aslında çok istiyorum özellikle de meydanın bir parçası haline gelen polislerin, tüpleri, torbaları, kutularıyla meydanı çöp tarlasına çeviren seyyar satıcıların, çiçekçilerin çıkıp da ‘neden çekiyorsun’ demesini.

 

Bazen de empati yapmaya çalışıyorum, meydanın tarihini, son yıllarda çektiği acıyı bilmeyenler bakınca ‘ne düşünüyordur?’ diye.

“Sanki savaştan yeni çıkmış, ortasına bomba düşmüş, toparlanmaya, yaralarını sarmaya çalışan bir kentin meydanı. Eh, bir yandan da hayat devam ediyor”.

Her gün buradan bir yerlere geçip giden, İstiklal caddesine giren kentin yerleşikleri ise bu şekilsizliğe ya çok alıştığından ya da görmek istemediğinden sadece gideceği yere odaklı inanılmaz bir hızla akıp gidiyor.

 

İSTANBUL TAKSİM MİDİR?

Bir kenti kent yapan birçok öğe vardır ama kuşkusuz en önemlisi kentlilerin buluşma noktası olan kamusal açık alanlardır. Antik çağlardan bu yana meydanlar kentlerin kimliğini, kişiliğini yansıtır.

Londra Trafalgar; Paris Concorde; Berlin Alexander Platz; Roma Piazza Navona; New York Times Square; Moskova Kızıl Meydan; Pekin Tiananmen; İzmir Konak, Ankara Kızılay;  Roma Piazza Navona meydanıdır biraz da.

Bu meydanlar mimarisiyle, estetiğiyle bizlere kent hakkında bir fikir verir. Kentlilerin nedeni ne olursa olsun buluşma alanıdır. Gerekiyorsa kutlama için de protesto için de toplanılır.

İstanbul’a gelince ne yazık ki İstanbul biraz da Taksim’dir demek zor. Bugünkü haliyle belki hiç mümkün değil . Ama zaten Taksim hiç bir zaman simge bir meydan olacak özelliklere ve estetiğe sahip değildi.

Düzenlemeler hep günü kurtarmaya yönelikti. Estetik boyut söz konusu bile olmadı. Bir zamanlar Taksim anıtının dibine genel tuvaletler bile yapıldı. Şimdi ise anıtın yanı sıra meydanın tek kişilikli ve bir dönemi yansıtan binası Atatürk Kültür Merkezi yıkılmaya çalışılıyor.

Ama bir mimar olan ve kenti uzun süredir yöneten Büyükşehir Belediye Başkanı’nın aklına mesela dönercileri, fast food’cuların işgal ettiği kulübeleri yıkıp 19’uncu yüzyıl mirası ilk görkemli kubbeli kilise örneği Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesini görünür kılmak gelmiyor. Oysa hoşgörü ve çok kültürlülük söylemine iyi bir kanıt olurdu.

Doğan Kuban’a göre tarihsel olarak “ Türk kentlerinde Avrupa’daki gibi belirgin bir meydan anlayışı yok. Çünkü meydanların işlevini camiler ve cami avluları yerine getiriyor.  Acaba bu yüzden mi bir zamanlar yüzyıllar öncesinin bu anlayışı geri getirilip, meydanın ortasına çevrede olan tarihi camileri layık olduğu gibi korumak yerine, yeni bir cami yapmak akıllardan geçmişti?

Geçtiğimiz hafta Taksim Meydanı yeşillendirme, onarma çalışmaları başladı. Maketler sanki günü kurtarmak gibi bir düzenleme yapılıyor görüntüsü veriyordu. Umarım ben yanılmış olurum, ortaya estetik ve fonksiyonel bir meydan çıkar.

Ve yine umarım siyasi irade artık kararını verir de AKM’nin yarım kalan onarım ve restorasyon çalışmaları bir an önce başlar. Ben “Neyse atlattık kötü dönemi nihayet İstanbul’un kalbinin attığı, Taksim’e  yakışır bir meydanımız var, bu kez oldu” demeyi çok ama çok istiyorum...