Tasarım Bienali'nden Aşıklı Köyü'ne uzanan yol

2. İstanbul Tasarım Bienali, tasarımın sağlık, çevre, iletişim, politika ve ekonomi gibi her alanda gündelik yaşamlarımızın bir parçası olma gerekliğini hatırlatıyor. On bir yıl önce Kapadokya'da kurulan ilk toplu yerleşim alanı Aşıklı Höyüğü de bunu en basit yoldan kanıtlıyor.
Tasarım Bienali'nden Aşıklı Köyü'ne uzanan yol

Bu yıl ikincisi düzenlenen İstanbul Tasarım Bienali ‘Gelecek Artık Eskisi Gibi Değil’ başlığını taşıyor. Fransız şair ve filazof Paul Valery bu cümleyi 1937 yılında Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasındaki belirsizlikler ve karmaşanın hakim olduğu büyük dönüşümlere gebe bir dönemde sarf etmiş.

Sanki aradan 80 yıla yakın bir süre geçmemiş gibi yine bugün ve gelecek kaygısı içindeyiz. Ne olup bittiğini sorgulama, geleceğe dair öneriler Tasarım Bienali Küratörü Zoe Ryan’ın dediği gibi “ Büyük bir hızla değişen ve bilhassa huzursuz bir dönemden geçmekte olan İstanbul bağlamında daha da anlamlı”.

Mimarlık tarihçisi Esra Akcan da Bienal için hazırlanan kapsamlı kitaptaki yazısında 2013 Gezi protestolarını örnek veriyor, “Mimari adına gelmiş geçmiş en büyük toplumsal hareketti” diyor.

Gerçekten de tasarım binalar, caddeler, eğitim, yemek, sağlık, çevre, iletişim, politika ve ekonomi gibi her alanda gündelik yaşamlarımızın bir parçası olmak durumunda. Tasarımcı ve eğitimci Victor Papanek bunu 45 yıl önce söylemiş: “Sosyolojik, psikolojik ya da ekolojik çevresine duyarsız bir ürün tasarımı artık ne mümkün, ne de kabul edilebilir”.

Ellerimizde dünyayla kesintisiz iletişim kurduğumuz cep telefonları, uzayda seyahatlerin, fütüristik evlerin olduğu bir dönemde yaşıyor olsak da, iklim değişikliği, doğal kaynakların azalması, ekonomik dengesizlik, istikrarsızlık, sosyal ve politik çalkantılar ve yeni nesil savaşlarla var olan tablo hiç iç açıcı değil.

Aslında içeriği farklı olsa dahi 20. yüzyıl başıyla paralellik gösteren bir dönemden geçiyoruz. 1909 yılında mimar ve tasarımcılar eleştirileri ve geleceğe dair öngörülerini yayınladıkları ilk ‘Fütürist Manifesto’yu anımsatırcasına bu bienalde de sanatçıların bir manifestosu olarak kurgulanmış. Bunu kimi sözcüklerle kimi planlarla, kimi filmlerle kimi de farklı objelerle yapıyor.

Tasarım Bienali’nin ana mekanı Karaköy’deki 19. yüzyıl neo klasik mimari örneği olan Galata Özel Rum İlköğretim Okulu. Binanın bir avlu gibi tasarlanmış girişi ve dört katına yayılmış odaların her biri kendi manifestolarını söyleyen sanatçılara ya da gruplara ayrılmış. Ama bu odaları küratörlerin ana başlık çerçevesinde bize çizdiği yoldan giderek izleyebiliyoruz.

“Ancak manifestoların ortak zaafı doğaları gereği kanıttan yoksun olmaları” ünlü mimar, son Venedik Bienali küratörü Rem Koolaas’ın söylediği gibi. Biraz da bu yüzden bugün ve gelecek kadar geçmişe de bakmamız gerekiyor. Ben bu kez çok şanslıydım Bienali dolaştıktan bir gün sonra Kapadokya’da günümüzden 10 bin yıl önce inşa edilen Aşıklı köyünü dolaşma fırsatı buldum.


AŞIKLI HÖYÜK
Aşıklı Höyük Orta Anadolu’da avcı ve toplayıcı göçerlerin yerleşik hayata geçtiği bilinen ilk köy. Aşıklı topluluğu, Melendiz Nehri kıyısında evler yapmış ve 1000 yıla yakın bir süre burada yaşamışlar. Höyüğü kazı başkanı Prof. Dr. Mihriban Özbaşaran ve doktora öğrencisi asistanı Melis Uzduru ile birlikte dolaşıyoruz.

Mihriban Hoca, Kültür Bakanlığı izniyle İstanbul Üniversitesi tarafından yürütülen Aşıklı Höyük kazılarına 1989 yılında henüz doktora öğrencisiyken başlamış. 25 yıldır da -bizleri dolaştırırken şahit olduğumuz gibi- enerjisini, merakını hiç kaybetmemiş.

Mihriban Özbaşaran’ı bu höyükte en çok heyecanlandıran yeni bir yaşam modeli oluşturulması, koyunların evcilleştirilmesi kadar demokratik ve sınıfsal ayrışmanın olmadığı bir toplum olması. Dikey hiyeraşik bir yapının olmadığı yerleşim planlarından, evlerden ve mezarlardan anlaşılıyor. Aynı zamanda bu çekirdek bölge difüzyonist teoriyi de yalanlıyor.

Takasın olduğu ticaret ağı dışında içi dönük bir toplum, kendine özgü dinamikleri var. Aşıklı aynı zamanda Orta Anadolu’da kendinden önceki ve sonraki neolotik dönemlerde görülmeyen, kutlamaların, ziyafetlerin yapıldığı bir kamusal alana sahip tek yerleşim. Nüfusun 600-1200 arasında olduğu tahmin ediliyor. Sınıfsız, dikey hiyerarşik yapının olmadığı bir ülke olmak bugün hayal bile edilemez belki ama eski örnekler, deneyimler en azından daha demokratik bir yapı geleneğinin gerekliliğini hatırlatabilir...