Tatlı konuşalım ama...

Bir şeker bayramını daha geride bıraktık. Ülke olarak tadımızın tuzumuzun olmadığı bir dönemde belki tatlı yemek hepimize iyi geldi ama zararlarını düşünmenin tam vakti...

Tatlı konuşalım ama...

‘Şeker gibi’, ‘dünya tatlısı’, ‘tatlıya bağlamak’, ‘tatlı dilli’, ‘’ ‘tatlı yiyelim tatlı konuşalım’, ‘tatlı bela’ bu liste uzar gider...

Güzelliğe, iyiliğe, mutluluğa dair duygularımızı anlatmak istediğimizde başvurduğumuz sözcüklerin başında tatlı, şeker ya da bal sözcüklerinin kullanılması rastlantı olmasa gerek.

İnsanoğluna keşfinden bu yana tatlı yemek haz veriyor. Mutlaka acı günler de mutlu günler de tatlılarla anlamlandırılır.

Dünyanın en zengin mutfaklarından biri olan geleneksel Osmanlı mutfağında da tatlı çeşitleri saymakla bitmeyecek kadar çok. Yemek geleneğimizde tatlısız öğün hemen hemen yok gibi.

Kahvaltıda reçelle, marmelatla, balla başlar serüven. Öğlen ve akşam yemekleri de ya ayva, kabak gibi meyve ya muhallebi, sütlaç, dondurma, güllaç ve karsambaç gibi sütlü ya da baklava, kadayıf gibi şerbetli hamur tatlılarıyla sonlandırılır mutlaka.

Hatta pilav-hoşaf ikilisinde olduğu gibi tatlı yemeklere de eşlik eder. Hiç biri olmazsa en azından bir kaşık pekmez, bal ya da reçelle ağız tatlandırılarak sofradan kalkılır.

Aile ziyaretleri yaptığım Ramazan namı-ı diğer Şeker Bayramı süresince geçmişten bu güne uzanan tatlıya dair bayram geleneklerimizin nasıl sürdüğünü gözlemlemeye çalıştım.

Çocukluğumun bayramlarından en çok iz bırakan, büyüdükçe de korkutan görüntü bayram ziyaretlerinde biteviye ikram edilen, ilk birkaç turu zevkle sonra da ev sahibi alınmasın diye yenen tatlılar resmigeçidiydi.

Boyutları bu ölçüde olmasa da bayram tatlısı geleneği devam ediyor. Ailesinde kalıtımsal olarak şeker hastalığı bulunan, babasını bu yüzden kaybetmiş bir arkadaşım bile çocuklarına evdeki baklava tepsisini gitmeden önce bitirmeleri ültimatomu verdiğini anlatıyordu neşe içinde!

Oysa bilinçsiz biri değil, şekerin zararlarını hatta kendisinin geçirdiği hastalıkta da etkisini çok iyi biliyor ama “Ne yapayım vazgeçemiyorum, tatlının yeri başka” demekten, hatta çok sevdiği çocuklarına ‘hepsini bitirin’ diye ısrar etmekten kendini alamıyor.

Tatlının, şekerin mutluluk verdiği kesin ama son araştırmalar bu mutluluğun bir bedeli olduğunu gösteriyor. Bir kez daha ‘hatırlamakta yarar var, kararında yiyelim, yedirelim’ diyerek sözü uzmanların söylediklerine bırakıyorum...

Şekerin ettikleri
*Şeker yüksek dozda tüketildiğinde başlı başına bir zehir. Şekerin fazlası insanı uyuşuk yapıyor. Çok yiyip çok az hareket etmenin ardında şekere bağımlılık ve şekerin tüm enerjiyi alması yatıyor.

*Şeker kesildiğinde bu belirtiler yok oluyor. Ancak günümüzde bu o kadar basit değil. Çünkü günümüzde şeker lezzet arttırıcı olarak tükettiğimiz her şeyin içine sızmış durumda. Obezitenin tek değilse bile en büyük nedeni. Amerikalıların yıllık kişi başı şeker tüketimi 35 kilo. Bu bir yıl boyunca günde 22 çay kaşığı şekere denk geliyor.

* En masum bilinen şerbetler, meyve suları, gazlı içecekler, komposto, akide, lokum gibi kolay sindirilen besinler karaciğerde trigliseride dönüşüyor ve bu yağ karaciğerin fonksiyonlarını yitirmesine neden oluyor. Trigliserid yüksek tansiyonu tetikliyor.

*Bugün dünyadaki insanların üçte biri yüksek tansiyon hastası. 1980’de dünyada 34 milyon şeker hastası varken bugün bu sayı 153 milyon.

*Amerikan Kalp Derneği son yayınladığı uyarıda “Yiyeceklerin içine şeker ilavesi yapmayın hiç bir besin değeri olmayan kalori verir” diyor.

* California Üniversitesi’nden endokrinolog Robert Lustig’e göre ise şeker yüksek oranda tüketildiğinde başlı başına bir zehir. Toksit yani zehirli.

*Sağlığa zararlı olduğunun bilinmesine rağmen şekerden vazgeçilememesinin en büyük nedeni kan dolaşımına girdiğinde eroin ve kokain gibi beynin haz merkezlerini tetiklemesi. Şeker bağımlılık yaratıyor.

*Depresyon, baş ağrısı, migren, görme bozukluğu, krom ve bakır eksikliği ve vücudun mineral dengesini bozması da sebep olduğu hastalıklar arasında.