Tatsız tuzsuz şu hamursuzu niye seviyorum?

Bana hep bu tatsız tuzsuz şeyi niye seviyorsun diye sorarlar.  Farklı dini ve etnik özelliklere sahip olsak da birlikte ve yan yana yaşıyorsak yemekler de duygular da ortak oluyor. Aklımızdan çıkarmamamız gereken tek gerçek bu...
Tatsız tuzsuz şu hamursuzu niye seviyorum?

Ramazan’da güllaç, Muharrem ayında aşure, Pesah bayramında hamursuz... Üçünün de  yapıldıkları, raflara çıktıkları dönemi heyecanla beklerim. Çünkü üçünün de çocukluk anılarımda çok özel yeri var.

Ramazan’ın en güzel yanlarından biri en sevdiğim iki tatlıdan biri olan güllacı neredeyse bir ay boyunca bulma keyfini yaşamaktı. Sonra nedense ortadan kalkardı çıtır beyaz yufkalar. Aşure de öyle, bizim evde pek yapmazdı ama annemin arkadaşları arasından en çok aşure yapıp yollayanları severdim.

Üçüncüsü hamursuza gelince, Yahudi komşularımızın Pesah bayramını da hamursuz yüzünden onlar kadar heyecanla beklerdim. İlk kez bir mahalle arkadaşımın oyun oynarken “bizim bayram ekmeğimiz bu” diye paylaştığı günkü tadını hiç unutamam. Sonra benimle uzun süre Yahudi olsun olmasın bu sevgimi bilen herkes dalga geçti “bu tatsız tuzsuz şeyin neyini seviyorsun?” diyerek.

Olsun, ben ona sevgimi hiç kaybetmedim, yurt içinde ya da dışında nisan ayında raflara çıkmaya başlayınca hemen alır, hatta son kullanma tarihine bakıp depolarım. Hafta içinde yine raflarda hamursuz ekmek ‘matza’yı görünce elim uzandı ve o an düşündüm.

Aslında geçmişten bugüne Türkiye kültürünün çok önemli bir parçası olan Yahudi toplumu, adetleri gelenekleri görenekleri konusunda artık ne kadar az şey biliyoruz. Hamursuz bayramı Pesah, nisanın ilk haftasında başlıyor ve bir hafta sürüyor.

Pesah, İsrailoğullarının kölelik ve esaretten kurtulmak için Mısır’dan kaçışı anısına kutlanan bir bayram. O kadar aceleyle evlerini terk ederler ki ekmekleri mayalayacak vakitleri bile olmaz. Bu yüzden de bayram süresince yedi gün mayalı hiç bir şey yenmez.

Pesah bayramı dini inancı güçlü olsun ya da olmasın tüm Yahudiler tarafından kutlanıyor. Aileler mutlaka bayramın ilk akşamı ‘seder’ adı verilen yemekte bir araya geliyor.

Türkiye, özellikle de İstanbul mutfak kültüründe, Yahudi daha doğrusu Türk-Seferad yemeklerinin yeri büyüktür. Ama bu konuda yazılmış çok az sayıda kaynak kitap var. Bunlardan biri de ünlü gazeteci yazar Deniz Alphan’ın kaleme aldığı, ilk kez on yıl önce yayımlanan ‘Dina’nın Mutfağı’. Kitap Türk Seferad yemekleri ve kültürü konusunda çok önemli bir kaynak.

Dina’nın Mutfağı’nı her elime alışta büyük bir keyifle okuyorum. Tarifler kadar hatta daha çok, Deniz Alphan’ın sıcacık bir dille yazdığı aile öyküleri, her bölümün başında Seferad kültüründen izler taşıyan anılar ilgimi çekiyor.

Ve her okuyuşta bir kez daha yemek kültürü denen şeyin asla sadece dini kurallar, inanışlar çerçevesinde şekillenmediğini, yaşanan bölgeyle, parçası olduğu uygarlıkla, ekolojik dengelerle bire bir bağı olduğunu düşünüyorum.

Deniz, “Cuma akşamının mönülerinin bazı yemekleri demirbaştı, örneğin pilav ce tavuk. Bu ikiliye bahar aylarında mutlaka bezelye katılırdı. Bezelye, tavuk ve pilav üçlüsü Türk Yahudi evlerinin vazgeçilmez üçlüsüdür. Bir de olmazsa olmazların başında tapadas ve börekitas vardır” diyor.

Bizim Gelibolu’daki evimizin de ‘Noçe de Şabat/ Cuma akşamı’ olmasa da törensel hafta sonu yemeklerinin demirbaşıydı bu üçlü ve börekler. İnsanlar farklı dini ve etnik özelliklere sahip olsalar da birlikte ve yan yana yaşıyorlarsa yemekleri de duyguları da ortak oluyor. Aklımızdan çıkarmamamız gereken tek gerçek bu...