Tayyip Erdoğan'la bir meselem var!

Cumhuriyet gazetesinin eski imtiyaz sahiplerinden Emine Uşaklıgil, bu hafta Can Yayınları'ndan çıkacak 'Bir Şehri Yok Etmek' kitabında dokusunu kaybetme sürecinde hızla ilerleyen İstanbul'un geçmişten günümüze serüvenini mercek altına alıyor.
Tayyip Erdoğan'la bir meselem var!

“Kentsel dönüşüm namı altında İstanbul’un altını üstüne getiren faaliyet kenti bir şantiyeye dönüştürdü. Bu süreç engel tanımıyor. Yeşil alanlar, ormanlar, tarihi miras, şehrin belleği ve hatta geleceği durmaksızın yağmalanıyor. İstanbul bir depremi bekleyedursun, geçirmekte olduğu dönüşümün etkisi tahrip edici depremi aratmayacak nitelikte.”
Bu satırlar gazeteci/yazar Emine Uşaklıgil’in 11 Mart’ta çıkacak ‘Bir Şehri Yok Etmek/ İstanbul’da Kazanmak ya da Kaybetmek’ kitabının önsözünden. Emine Uşaklıgil, Halit Ziya Uşaklıgil’in ve Yunus Nadi’nin torunu, diplomat olan babasının görevi nedeniyle tüm eğitimini Fransa, İngiltere ve Danimarka üçgeninde yapmış. Ama sonrasında hiç kararsızlık geçirmeden İstanbul’a dönmüş. 1967’den beri İstanbul’da yaşıyor.
Yaşamına sığdırdığı meslekler aslında Cumhuriyet ve Yeni Yüzyıl’da yaptığı gazetecilikle sınırlı değil. Televizyon ve sinemada prodüktörlük, sinema işletmeciliği, simultane tercümanlık ve en son olarak da Ege’de zeytincilik. Ne iş yaparsa yapsın kuşağındaki birçok kadın gibi sosyal sorumluluklarını hiç unutmuyor, bana ne demiyor. Çocukluk hayali mimar olamamış ama ‘böyle yaşamaya devam edemeyiz’ deyip ‘Bir Şehri Yok Etmek’i kaleme almış.
Uşaklıgil’in kitabındaki kentsel dönüşüm ve rantla ilgili alıntıların çoğu Radikal’de yapılmış özel haberlerden. Emine Uşaklıgil’in çok önemli bir araştırmacı gazetecilik örneği olan ‘Bir Şehri Yok Etmek’ kitabını mutlaka okuyun derim...
Ne zaman karar verdin bu kitabı yazmaya?
Yaklaşık bir yıl önce İstanbul’un özgün dokusunu tamamen kaybetme sürecine girdiğini anlayınca, bu noktaya nasıl gelindiğini anlamak, anladıklarımı da paylaşmak istedim. Birileri kazanırken birileri kaybediyordu ama asıl kaybeden İstanbul’du.
Dünyadaki birçok metropol gibi değişim geçiren İstanbul’da yanlış olan ne?
Bütün şehirler değişir, evrilir, bunlar kaçınılmaz süreçlerdir. Fakat değişime karşın, değişmeyecek kurallar vardır. AKP yönetimi altındaki Türkiye’de ekonomik model, şehirleri yıkıp hızla yeniden inşa etmek üzerine kuruldu. Engeller bir dizi yasa ile bertaraf edildi. Çevre, tarihi doku, estetik kaygılar bir tarafa atıldı. İstanbul’daki birçok kamu alanı yoğun bir betonlaşmaya kurban edilip elden çıkartılmasına yol açtı.
Sulukule önemli eşiklerden...
Evet, bu süreçte Sulukule gibi birçok mahalle yok oldu. Oralarda kurulmuş ilişkiler darmadağın edildi, mahalle sakinleri şehir merkezinden atıldı. İşlerinden uzaklaştırıldılar, çok daha zor bir hayata mahkûm oldular. Kentsel dönüşüm varlıklıların merkeze dönmesinin önünü açmak olunca, depreme karşı binaları güçlendirmek gündeme gelmedi bile.
Nasıl bir süreçten geçerek bu hale geldi İstanbul?
Gerçi İstanbul’da mahallelerin yok olma süreci eskilere dayanıyor. İflas etmiş bir imparatorluk, savaşlar sonrası fakirleşme, üst ve orta sınıf için tek çare eldeki gayrimenkullerini değerlendirmek oldu. Eski İstanbullular konaklarını ellerinden çıkarttı, Fatih, Kumkapı, Topkapı gibi mahalleler kendi kaderlerine terk edildi. Zamanla değişen pek bir şey olmadı: Sermaye fakiri bir ortamda, toprak ve gayrimenkul hep en kestirme zenginleşme ve sınıf atlama aracı oldu. Olur olmaz yerlerde gökdelenler yükseldi, rüzgâr yollarını gözeterek proje geliştirilmedi, şehirdeki hava akımı hesapları göz ardı edildi. Yeşil de katledildi. Altyapı yatırımları ile verilen inşaat yoğunlukları arasında dengesizlik ürkütücü.
“Tayyip Erdoğan’la bir meselem var” diyorsun, nedir meselen?
Başbakan Erdoğan’ın kendini İstanbul’un tek sahibi olarak görmesi, İstanbulluları şehir üzerindeki haklarından mahrum ediyor. Şehre damgasını vurmakta kararlı. Planlarda yer almamış olan mega projeler açıklanıyor: 3. Köprü, 3. Havalimanı, Çamlıca Camii, Kanal İstanbul. Belediye başkanlığı sırasında “3. Köprü cinayettir” demiş olan Erdoğan, bugün bambaşka bir bakışın sahibi. Bütün kararlar tek merkezden alınıyor, muhaliflere şiddet uygulanıyor, İstanbullular çaresiz kalıyor. Kanal İstanbul bu anlayışın vahim bir örneği: Karadeniz ile Marmara’yı bağlamanın riskleri konusundaki uyarılar cevapsız kalıyor, yapılan araştırmalar konusunda herhangi bir şeffaflık söz konusu değil.
Bizler de her şeyden iş bittikten sonra haberdar oluyoruz...
İstanbullular şunları hedeflemeli bence: Şehirlerinin geleceğinden ve gelişiminden sorumlu olmak, katıldıkları şeffaf bir yönetimin tesis edilmesini talep etmek. Örneğin, yurttaşların, sivil toplum örgütlerinin idareye katılması, yurttaşların sürecin her aşamasını denetledikleri gerçek bir imar planının yapılması.
Kentsel dönüşüm politikasının ardında nasıl bir politika var?
İnşaat ekonominin öncüsü olunca, İstanbul’un hukuk yoluyla hem kolay hem hızlı pazarlanması gerekti. Önce TOKİ olağanüstü yetkilerle donatıldı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na neredeyse sınırsız yetkiler verildi ve ardından kısaca Afet Yasası’yla birlikte birkaç kurum – TOKİ, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Özelleştirme İdaresi- Türkiye’nin tüm şehirleri üzerinde mutlak bir hâkimiyetin sahibi oldu. Kaldı ki Afet Yasası yürütmeyi durdurmanın önüne set çekince özel mülkiyet tecavüze uğradı.
Gerçi kitabım baskıdayken Anayasa Mahkemesi bu hükümlerin anayasaya aykırı olduklarına hükmetti ama yine de sorunun çözüme kavuştuğunu düşünmek zor, zira mahkeme kararları gecikiyor, uygulanmıyor ve atı alan Üsküdar’ı geçmiş oluyor. Atatürk Orman Çiftliği bunun son örneği. Başbakanlık binası bitmek üzere, Mahkeme Çiftliği 1. derece sit statüsüne yeniden kavuşturuyor. Grup toplantısında Başbakan ise “Güçleri yetiyorsa yıksınlar. Yürütmeyi durdurdular, bu binayı durduramayacaklar” dedi. Bu kadar yavaş işleyen hukuk süreci mağlup olmaya mahkûm.
Kentsel dönüşüm bir yana, Göktürk gibi yeni kurulan uydu kentler de sınıfı geçemedi. Belgrad Ormanları’nın kıyısında beton yığınlarından parkı bile olmayan bir kent yaratıldı.
TOKİ İstanbul’un hatta tüm Türkiye’nin mimari tarihinde çok önemli bir yer tutacak. TOKİ öncesi ve sonrası kentler var artık...
İstanbullular, İstanbul’un ve bütün şehirlerin mutlak hâkimi TOKİ ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ikilisi karşısında aslında çaresiz. Bu süreçte birilerinin kaybettiği ortada. Kazananlarsa kazanıyor mu? Tartışmaya açık: Zamanla dış dünyaya kapalı siteler ve birbirinin neredeyse aynısı, üst üste yığılmış binalardan kaçmaya başlarsa insanlar, o gayrimenkuller değer kaybetmeye başlamaz mı?
Hükümet üyelerinin içinde olduğu iddia edilen yolsuzluk ve rüşveti, bant kayıtlarını nasıl yorumluyorsun? Geçenlerde Fransız bir arkadaşım İstanbul’da idi. Kaçınılmaz olarak bant kayıtları ve yolsuzluk meselelerini konuştuk. Bana Fransa’dan verdiği örnek ilginç ve hatta eğlenceliydi. Ancak sistemi zorlamak başka, sistemin kendisinin yolsuzluğa açık olması başka. Devlet’in elindeki varlıkların değerini maksimize etme hedefi, imar kararları verenlerdeki sınırsız yetkiler yapıyı yolsuzluğa daha da açık hale getirdi.
‘Bir Şehri Yok Etmek’ kitabı yolsuzluk incelemesi değil hiçbir şekilde. Ama anlatılan yapı zaten hep var olmuş yolsuzluk meselesini başka bir boyuta açık olduğuna işaret ediyor. Haliyle skandallar patlayınca çok şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Doğrusu Cumhurbaşkanı’nın Devlet Denetleme Kurulu’na sipariş ettiği kent rantları ile araştırmasını merakla bekliyorum...