Yasaklar artarsa Türk bilimkurgusu fantastiği patlar

İstanbul Film Festivali'nin bu yılki ulusal jüri başkanı usta yönetmen Derviş Zaim'le festivalden girdik, Türkiye sinemasının durumundan ve sansürden çıktık.
Yasaklar artarsa Türk bilimkurgusu fantastiği patlar

Derviş Zaim’i televizyonculuk yaptığım dönemde tanıdım. İngiltere’de kültürel çalışmalar üzerine yüksek lisans yapmış ve İstanbul’a dönmüştü. TRT’nin en özel programlarından biri olan ‘Ondan Sonra’da bir dönem birlikte çalıştık. Aynı yıl ‘Alis Harikalar Diyarında’ ile Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. Sonra o en büyük aşkı olan sinemaya yöneldi. Sinema serüveni yurtiçinde ve dışında birçok ödül kazanan ‘Tabutta Rövaşata’ filmiyle başladı. Ardından ‘Filler ve Çimen’, ‘Çamur’, ‘Cenneti Beklerken’, ‘Nokta’, ‘Gölgeler ve Suretler’, ‘Devir’ gibi hepsi bir meselesi olan çok katmanlı insanlık durumlarını anlatan filmler geldi. Zaim bugün Türkiye’nin kendi özgün sinema dilini oluşturmuş en önemli yönetmenlerinden biri. Bir özelliği de var ki ondan söz etmemek olmaz: Tevazuu ve neredeyse sıfır egosu...

İstanbul Film Festivali’nin hepimizin yaşamında büyük önemi vardır. Festivalden en iyi yönetmen ödülü almış biri olarak Altın Lale Ulusal Yarışma jüri başkanı seçilince neler hissettin?
1980’li yılların başı sinematek’in kapatıldığı, Türkiye’nin dışarısıyla ilişkisinin sınırlı olduğu dönemlerdi. Dolayısıyla bugünkü gibi yakından takip etme imkânı yoktu ne yeni filmleri, ne klasikleri. İstanbul Film Festivali bir çeşit oksijen çadırı gibiydi. Türk sinemasının dışarıya açılan penceresi olma işlevini kazandı zamanla. Dolayısıyla benim şahsi gelişme çizgim içinde festivalin elbette önemli bir yeri var. Tüm bunlar yeni yeni sinemaya ilgi duyan kafası karışık bir adam için bulunmaz nimetti. Elia Kazan’ı, Bertolucci’yi kanlı canlı sahnede gördük.

Emek Sineması’nda daha ne anılar vardır?
Olmaz mı, benim de hoş bir anım var Emir Kusturica ile ilgili. O zamanlar ara verilirdi film gösterimlerinde. Kusturica sigara içmek için dışarı çıkmıştı. O sırada Boşnak filmi oynuyor diye genç-yaşlı kalabalık bir grup Tuzla’dan Emek Sineması’nın önüne gelmiş. Nasıl bilet alacaklar, yol yordam da bilmiyorlar ama filmi de izlemek istiyorlar. Aralarında cesaret sahibi biri gitti, Kusturica’yla konuşmaya başladı. Kusturica “Gelin hepiniz benim misafirimsiniz” dedi, 30-40 kişi hep beraber içeri girip filmi izlemişlerdi...

Türkiye sineması üzerine kafa yoran birisin, bugün nasıl bir durumda?
80’li, 90’lı yılları temel alacaksak nicelik olarak kıyaslanmayacak kadar artış var. Bu iyi bir şey ama nitelik olarak konuşmak gerekirse çok parçalı yapıdan, belki bunun da iyi bir şey olduğundan söz edilebilir. Çünkü herkes aynı tarz film çekse Sovyetik bir şeye dönüşür. Bizim şansımız belki de bu kafa karışıklığımız. Problemler yok mu? Tabii ki var. Seyircinin Türk filmlerine olan ilgisi de şöyle dağılıyor: 1.5-3 milyon bandında genellikle komedi üç film; 1.5 bandında iki romantik komedi etti beş film. İki tane aşırı milliyetçi filme ihtiyaç var. Bu da 700 binle 1.5 milyon bandında gidiyor. 14 Şubat için bir tane romantik film gerekiyor, o da 1 milyon bandında gidiyor. Yedi-sekiz filmlik bir dilim var pastada. Geriye kalanlar da şanslıysalar 30 bin izleyiciyi aşıyorlar. Aksi takdirde izlenme sayısı 5-10 bin arasında oluyor. Her hafta yeni film çıkıyor ama bunlar doğru dürüst izlenmeden ortadan kalkıyorlar. İnsanlar dağıtımla ilgili tektipleşme nedeniyle ancak belli filmlere ulaşabiliyorlar.

Devlet yardımı sembolik, yurtdışı fonlar da ayrı bir macera. Avrupa ülkeleri ne tarz filmlere destek veriyor, kriterler değişti mi?
Genel şablon çok değişmiş değil, yine bir oryantalist bakış vardır. Hem biçimde hem içerikte. Umarım yanılıyorumdur ama yapıyla oynamayı kendine şiar edinmiş bir Türk filminin uluslararası festivallerde, satış ağlarında kendine çok fazla şans bulacağını düşünmüyorum. Çünkü aynı İranlılara kurdukları tuzak gibi bizim minimalist işler yapmamızı istiyorlar. Sinema dilini farklı bir yere taşımayı deneyen Türk filmi olduğu zaman onu hoş karşılamıyorlar. Aslında sen minimalizmi iyi yaparsın demeye çalışıyorlar. 

Minimalizme karşı mısın?
Benim minimalizme bir anlatı tarzı olarak hiçbir itirazım yok. İtirazım bizi sadece ve sadece bu paranteze hapsediyor olmaları. Bu da bir çeşit oryantalizmdir. Sakallı karısını 24 saat döven, feodal ağlar içerisindeki adamların olduğu filmler belki eskisi kadar talep edilmiyor ama yine egzotik işler istiyorlar. Yine çocuk gelin, etnik haksızlıklar nedeniyle maruz kalınan büyük yoksulluklar ve Doğu despotizminin gösterilmesini istiyorlar.

Sanata yatırım arttıkça Türkiye çağdaş sanatta belli bir yere geldi. Acaba iş dünyası sinemaya yatırım yapabilseydi durum farklı olur muydu?
Burjuvazinin sanata destek vermesinin koşullarını konuşmak gerekirse amiyane tabirle söyleyeyim, “Attığım taş ürküttüğüm kurbağaya değecek mi?” diye düşünür. Geçmişle kıyaslandığında elbette önemli adımlar var, modern sanat müzeleri kurulmaya başlandı. Ama büyük sermayenin Türk sinemasına akması başka bir şeydir. Ancak kârlılık kendilerini tatmin edecek bir düzeye geldiği zaman büyük sermaye girer. Şu anda öyle bir kârlılık görmüyorlar, hatta çok büyük risk görüyorlar. O yüzden büyük sermaye sistematik ve sürekli olacak şekilde Türk sinemasına yatırım yapmaz.

Türk sinemasında yapımcılar yönetmenler ancak geçimini sağlayacak kadar mı kazanır?
Eğer komedi filmi yapabiliyorsanız inanılmaz büyük paralar kazanabiliyorsunuz. Böyle bir sıcak ve ani bir sıcak paranın başka hiçbir sektörde kazanılması mümkün değildir. Bir komedi yap, bu tutsun birdenbire hayatında görmeyeceğin bir para kazanırsın.

Ben bağımsız küçük bütçeli filmleri kastetmiştim...
Elde ettiğimiz bütçeleri aynı limonu sıkar gibi ayağınızı yorganınıza göre uzatma sanatında bir uzman olarak idare etmeyi becerirseniz yapım aşamasında bütçe içinde kalarak işin içinden çıkabilirsiniz ve yaşama şansınız olabilir. Eğer şanslıysanız bir ya da iki festivalde ödül alıp da parası cebinize girerse ve televizyon satışı olursa bir süre sizi idare edebilir. Bu iş şuna doğru gidiyor. Birinci, ikinci işten sonra ya bırakıyorlar ya da televizyona geçiyorlar. Ya da bir iki milliyetçi film ya da televizyon dizisinden para kazanma yolunu seçiyorlar istedikleri filmi yapma hayaliyle. Ancak o da pek kolay değil. Çünkü girdiğin kabın şeklini almaya başlıyorsun. Kimseyi de suçlamamak gerekiyor, işin içinde boşa giden hayat, geçindirilmesi gereken aileler var.

Televizyonda dizi çekmeyi düşünür müsün?
Televizyona karşı değilim ama içine neyi koyduğunuz çok önemli. Önceden çok ince elenip sık dokunmuş ciddi bütçeli 13 bölümlük diziler olsa, hangi şekillerde yapacağımız belli olsa bundan ancak mutluluk duyulur. Bir ‘Sopranos’ ya da ‘Bordwalk Empire’ gibi televizyon filmini tabii ki yapmak isterdim.

Neden?
Birincisi insana bakışları, insanı ele alışlarındaki özgürlük beni heyecanlandırıyor. Bunu bir sinema filminde de yaparsın ama televizyon filminde 90 dakikada söyleyemediğin şeyleri geri kalan kısımlarda söylersin. Ama bizde ‘Sopranos’u yaptırmazlar. İnsanı tekin olmayan karanlık tarafıyla, çıplak tarafıyla göstermeye mevcut yasalar, televizyon zihniyeti ve yazılmamış kurallar izin vermez.

Sansür ve otosansür her zaman kısıtladı hem sinemamızı hem de dizileri. Var olanı, gerçeği gösterememe bir anlamda ikiyüzlülük değil mi?
Mesela intihar söz konusuysa o filmi televizyona satamazsınız. Diziye de hemen uyarı gelir. Dolayısıyla yazılı ve yazısız yapılmaması gerekenler manzumesi birikmeye başlayınca insan söylemeye çalıştığı şeyleri nasıl söyleyeceğine dair düşünmeye başlıyor. Bunların bir bölümü Franco döneminde İspanyol sinemacılarının yaptığına benzer bir şekilde sembolik, metaforik bir çizgiyi izleyerek aşılabilir. Ki İspanyol sinemasının en verimli çağlarının o zamanlar olduğu söylenir. Keza Sovyet sineması, Polonya sineması da despotik rejimler altındayken baskıya karşı alternatif filmlerini sembollerle kurdular. Türk sineması da böyle yazılı olan ve olmayan kurallar manzumesiyle karşı karşıdaysa yapmak isteyen adam sözünü söyleyecek yol bulur. Ama bu söylediğim olumsuzlukları olumladığım anlamına gelmez. Sanatın önünde herhangi bir engelin olmaması gerekir. Bir adamı, bir devlet görevlisini rüşvet alırken ya da verirken gösterebilmelisin...

Bu toplum mühendisliğinden, ‘çocuklarını’ koruma görevi üstlenmekten ne zaman vazgeçecek bakalım devlet?
Hiçbir zaman böyle şeyler fayda etmedi, bundan sonra da etmeyecek. Diktiğiniz her elbise özellikle bu çağda topluma dar gelmeye mahkumdur. Toplum bekası için getirilen herhangi bir kısıtlamanın işe yarayacağını sanmıyorum. Yasaklamalar çok çok artarsa olacak şeylerden birini söyleyeyim: Muhtemelen sinemada, romanda Türk bilimkurgusu ve fantastiği patlayacak...

Bu arada son filminiz ‘Balık’ bitti ne zaman gösterime girecek?
Evet, Sanem Çelik ve Bülent Ünal’ın başrolleri paylaştığı son filmimiz mayıs ayında gösterime girecek. Bursa Ulubat’ta çektik. İnsan doğa ilişkisini ele alan bir film oldu.


ANTALYA BİLİNDİK YÖNETMENLERİ ÇEKMEK İSTİYORSA

Son yıllarda film festivallerimizde genç yönetmenlerin ilk filmlerinin ödül alması kimileri tarafından eleştiriliyor, ne düşünüyorsun bu konuda?
Antalya Film Festivali’nin şartnamesini değiştirmesi nedeniyle böyle bir tablo ortaya çıktı. Antalya “Ben en büyük, en köklü festivalim, Türk filmlerinin Kâbe’si benim. Bana başvuracak filmler daha önce hiçbir yerde gösterilmemeli” dedi. İstanbul ve Adana böyle bir şartname koymadı. Çoğunlukla jürilere de bağlı olarak, bilindik yönetmenler filmlerini o festivallere yollamayı tercih ettiler. İlk filmlerini yapan insanlar da filmlerini Antalya’ya yollamaya başladılar. Böyle olunca Antalya’daki ödüller çoğunlukla ilk filmini yapan yönetmenlere gitti. Belki de doğru olan bu, tartışmakta yarar var. Ama eğer Antalya eskisi gibi oturmuş yönetmenleri kendine çekmek istiyorsa şartnameyi tekrar gözden geçirmek zorunda.