12 Eylül'den bugünlere...

Irak krizinden sonra AB tartışmaları yerini ABD'ye bıraktı. 12 Eylül'de kalan Türkiye, kimseyle anlaşamaz hale geldi.

80'lerde yazdığım yazılardan bazılarını 12 Yıl Sonra 12 Eylül adını verdiğim bir kitapta toplamıştım. Burada, söz konusu dönemin ne olduğunu anlama ve yorumlama çabasının yanında, bir tespit yapmak istiyordum ve bu da '12 Eylül'ün devam ettiği' tespitiydi.
Bir kitabın adında '12 yıl sonra' gibi somut tarihler, rakamlar geçirmek sakıncalı olabilir. Aynı kitabı bugün de yayımlayabilirim. Çünkü 12 Eylül hâlâ devam ediyor; demek adını '24 Yıl Sonra 12 Eylül' koymak gerek.
12 Eylül, tek bir cümlede özetlemek gerekirse, Türkiye toplumunun modernleşme sürecine karşı gösterilmiş sert bir muhafazakâr tepkidir.
Modernleşme,' özerkleşme'yi içerir, onsuz olamaz. Bu, toplumun kendi kaderini kendi eline alması demektir. Yani demokratikleşme demektir. Yani, toplumun, kendini güden iktidar seçkinleri karşısında özerkliğini kazanması demektir.
12 Eylül buna karşı bir tepkiydi (27 Mayıs'ın, onu izleyen şubat-mayıs girişimlerinin ve 12 Mart'ın da olduğu gibi).
Toplumun ve toplum adına hareket etme iddiasında birtakım siyasi grupların bu 'modernleşme' girişiminde gösterdikleri felaket ehliyetsizlik, 12 Eylül gibi bir tepkiye meşruiyet zemini kazandırdı.
Bu büyük beceriksizliğin tartışılır yanı yoktur, ama iktidar seçkinlerinin her düzeyde biçimlendirdiği bu toplumda, 'sivil' beceriksizliğin temelinde de 'devlet' koşullandırmalarının olduğu da uzun boylu tartışma gerektirir bir olgu değildir.
12 Eylül, Türkiye'yi, 1984 tipi bir geleceğe hazırladı, ama tabii bunu, 1934 anlayışına dönerek gerçekleştirdi. Gelgelelim, dünya 1984 tipi bir gelişme yörüngesine yerleşecek yerde, Soğuk Savaş'a son verdi ve başka bir yön tutturdu. Bu, 12 Eylül'ün topluma verdiği biçimi büsbütün geçersiz bir hale getirdi.
Burada da bir paradoks var: 12 Eylül bu toplumda var olmuş ve var olmaya devam eden otantik güçlere, kurumlara, ideolojik anlayış ve alışkanlıklara,
siyasi davranış biçimlerine dayandığı için, onun getirdiği kalıplar içeride pek fazla yadırganmadı. Ama bu 'toplum biçimi', uluslararası düzeyde, tamamen arkaik ve anakronik kaldı.
Soğuk Savaş sırasında bundan hiç rahatsızlık duymayan, tersine bunu kalıcı kılacak her türlü katkıda bulunan ABD bile, yeni koşullarda, sevgili sadık müttefikinin davranışlarından tedirgin olmaya başladı.
Bu 'iç' ve 'dış' örtüşmezliği, 1989'dan bu yana, Türkiye'nin sorunlarını tartışmasının (yani geçmişini ve bugününü incelemesini, 'nasıl bir yarın' sorusunu cevaplandırmasını vb.) biçimini belirledi. Onun için hâlâ
'demokratikleşme' genel konusunu ve bu başlık altında yer alacak bütün konuları 'AB'ye girmek' gibi, bir anlamda saçma, bir çerçeve içinde tartışıyoruz.
Yakın zamana kadar bu tartışmaların bağlamını, AB çiziyordu. Doğrudan doğruya 'demokratikleşme', çoğunluğun gözünde hâlâ kendi başına bir değer taşımadığına göre (ya da bizler bunu böyle anladığımıza göre), ucuna
'Avrupa'ya girip zengin olma' karamelası takarsak, bunu böylece
'tartışılmaya değer' bir konu haline getiriyorduk.
Demokratikleşmeye karşı olanlar da Avrupa'ya söverek ve milli ruha hitap ederek direnişlerini sürdürüyordu. Tuhaf bir şekilde, 'pro-' ve 'anti-' AB söylemleri, doğrudan doğruya demokrasi tartışma yerine, AB'ye bağlı demokratikleşmeyi tartışmayı tercih etmişti.
Irak krizinden bu yana, AB belirleyici çerçeve olmaktan çıktı. ABD onun yerini aldı. Bu, çeşitli önemli anlamlarının yanı sıra, 12 Eylül'de kalmış Türkiye'nin bugünün dünyasında hiç kimseyle anlaşamaz hale geldiğini göstermesiyle de kayda değer bir olay. Bir süre bu konularla daha ayrıntılı bir biçimde uğraşacağım.