80 yılda sekülerleşme

Geçtiğimiz hafta Hindistan'dan arkadaşlarıma İstanbul'un turistik olmayan kıyı köşelerini gezdiriyordum.

Geçtiğimiz hafta Hindistan'dan arkadaşlarıma İstanbul'un turistik olmayan kıyı köşelerini gezdiriyordum. Kapalıçarşı-Tahkakale arasındaki hanları, sokakları geçerken iftar vakti de yaklaşıyordu. Dükkânlar üst üste kapanıyor, kepenkler çekiliyor. Mercan'dan geçerek Mısır Çarşısı'nın arka kapısına doğru giderken top atılmış, iftar başlamıştı. O zamana kadar kapatıp gitmemiş esnaf, üçerli-beşerli gruplar halinde dükkânlarda oturmuş, iftar ediyordu. Bizden başka sokakta yürüyen filan da kalmamıştı.
Kaç yıldır bizim üniversitede de, bakıyorum, sair zamanlarda tıklım tıklım dolu olan kafeteryada ramazan boyunca rahat rahat yer buluyorsunuz. Bunlar ne kadar 'dindarlık' işareti ya da ne çeşit bir 'dindarlık' işareti, bilemiyorum. Sayılar arttıkça, aynı işi yapan veya yapar görünen bütün bireylerin o işe bakışı değişir ve karmaşıklaşır. Ama sonuçta bu elbette 'din'le ilgili bir gösterge. Yani Türkiye'de dini kişisel hayatını düzenleyen bir ilke olarak kabul edilen insanların sayısı azalmıyor, artıyor.
Bütün dünyada da böyle değil mi? Doğrusu, evet, biraz böyle. Nitekim, kaç yıl önce çıkan 'Tanrı'nın İntikamı' gibi kitaplarda da bu yöneliş anlatılmıştı ve o zamandan beri tersine bir sürecin başladığı görülmüyor. Hıristiyan dünyada, daha bireysel planda kalan simgeler, nesnelerle ama bazen de dinlerarası bir 'fusion' arayışı izlenimi veren tarikatlarla, bir din arayışı var. Müslüman ülkelerde bilinçli düzeyde 'dinin aslına dönme' çabası gibi tanımlanan, ama muhtemelen modern dünyayla başa çıkmak
üzere yeni bir çaba olan bir tepkisellik gözlemleniyor. Daha 'toplumcul', daha 'militan' bir çaba. Türkiye'de ikisine de benzer öğeler bulunmakla birlikte, bu ülkenin, tarihine ve bugününe özgü farklı ihtiyaçların daha farklı bir bütünlük yarattığını düşünüyorum.
Bunları ayrıca tartışırız herhalde. Ama şu önermeyi yapmak doğru ve meşru görünüyor: 21. yüzyılda bireysel veya toplumsal düzeyde, sorunlarını çözme bağlamında, dine en fazla yer veren toplumlardan biri Türkiye'dir.
Cumhuriyet girişimi, bunun özel öğelerinden biri olan laiklik, bir 'sekülarizasyon' programı anlamına geliyorsa, 80 yıl sonra varılan noktada böyle bir şeyin pek gerçekleşmediği görülüyor. Din üzerine dönen tartışmanın, alınan tavırların, kullanılan dilin çok zaman içerdiği gerginlik, örtük şiddet, bunun, bu 'başarısız'lığın sonucu mu?.
Belki. Büyük ölçüde bilinçaltı sayılacak böyle bir tepki bu gerginlikte rol oynuyor olabilir. Ama bu tepkinin, varsa bile, bilinçlilik düzeyine pek fazla yansıdığı söylenemez. Başka bir söyleyişle, yaşadığımız şu son dönemde her şeyi kapsar ve her şeyi belirler gibi görünen 'din ve laiklik' tartışması, hatta 'kavga'sı, geniş anlamıyla 'sekülarizasyon' üstüne bir tartışma içermiyor. Tartışma sonunda geliyor, göze görünürlük düzeyinde öne çıkan birkaç simge üzerinde odaklanıyor ve orada kendini tüketip tamamlanıyor. Bu simgelerin başında da, adı artık 'türban' olarak dillere yerleşen 'başörtüsü' geliyor. Başka hiçbir şey, onun kadar önemli, onun kadar belirleyici değil.
Ve bu tartışmada laiklik, yani 'sekülarizasyon' tarafında duranlar, görünen o ki, gerçekten sekülarizasyonu savunmuyorlar. Cumhuriyet tarihinin bu evresinin 'seküler'leri, topluma, kendilerinin dine ne kadar bağlı olduklarını kanıtlama çabasındalar. Kendilerinden olmayanlara
'tavsiye'leri (tabii bu ortamda önerileri 'tavsiye' değil, 'komut' biçimini alıyor) işin özüne ilişkin değil, sadece biçime ilişkin bir şey. 'Aynı şekilde inanmaya devam edin. Dini, hayatınızı düzenleyen ilke olarak görün. Ama bütün bunları bizim size çizdiğimiz sınırlar içinde, bizim gösterdiğimiz biçimlere uyarak yapın.'
80 yıl sonrasının sekülarizasyonu sanırım bu kadar.