AB?yle yeni kavga dönemi

Şu sıralar ‘milletçe’ Avrupa Birliği ile daha doğrusu Avrupa Birliği’nin sorumlu kişileriyle kavga halindeyiz.
Bu aslında çok da yeni bir şey değil; bu kavga, çok kez tek-yanlı bir ağız dalaşı kılığına bürünerek, her zaman süregelmiştir. Ama yükseldiği veya gerilediği anlar, dönemler olur. Şimdi gene yükseliyor.
Bu ‘med-cezir’in temposunu belirleyen etken nedir? Durup dururken ya da
kendi kendine olacak bir şey değil bu, çünkü. Evet, Türkiye demokrasiyi doğrudan doğruya katleden birtakım girişimlerde bulunuyor; yönetici seçkinler, böyle girişimler dışında
çare bulamıyorlar, ayaklarının altından toprağın çekilmesini durdurmak için. O zamanlarda, doğal olarak, bütün dünyadan bu olayı eleştiren,
kınayan vb. sesler yükseliyor. Aramızdaki ilişkinin niteliği nedeniyle, Avrupa’dan yükselen sesler bizim kulağımıza daha çabuk ve daha kolay çalınıyor. O zaman, musiki terimiyle, ‘ses sese karşı’, buradan da savunma sesleri yükseliyor.
Peki, şimdi ne oluyor da böyle bir yükselme evresine giriyoruz.
Ne olacak? İki dönem üst üste, ikincisinde yüzde 47 gibi bir oranla seçim kazanmış ve yıllardır görülmedik bir şekilde tek başına hükümet kurabilmiş (halkın
belirgin teveccühüyle) bir partiyi kapatıyoruz. Onunla yetinmiyoruz, koyduğumuz bütün barajlara, engellere rağmen Meclis’e girmeyi başaran bir partiyi daha kapatmaya çalışıyoruz. Böylece, basit aritmetikle, ne oluyor?
Bir genel seçimde kullanılmış oyların yüzde 50’sinden fazlasını iptal ediyoruz. Yani bir o kadar yurttaş iradesini iptal ediyoruz; yani halkın yarısından fazlasına, “Siz oy vermeyi bilmiyorsunuz; kimi seçeceğinize dair doğru karar veremiyorsunuz” diyoruz; “Siz, bu
ülkenin cezalandırılması gereken suçlu adamlarını seçecek kadar basiretsiz adamlarsınız” diyoruz.
Avrupalılar da, “Şu sizin ‘demokrasi’ anlayışınız veya ‘laiklik’ anlayışınız bizde geçerli olan anlayışlara hiç uymuyor” diyorlar.
Kavganın nedeni bu.
Eskiden bu kavgalarda ‘bizim’ adımıza konuşanların başında medya mensupları gelirdi; gelmesi de, ‘kariyer’in özellikleri gereği doğaldır zaten.
Ama hükümet veya ordu gibi kurumlardan da cevap gelirdi, çünkü eleştiri konusu edilen olayda onların da tuzu olurdu- ‘tuzu’ olması her zaman gerekmezdi de. Şimdi, hemen tamamen medya mensupları bu ‘savaş’a girmiş durumda ve önceleri bunu kendine iş edinmeyenleri de şimdi vatanperverane bir vazife duygusuyla er meydanına atılmış.
Niye ‘medya’ mensupları, öncelikle? Çünkü burada hükümet ‘eyleyen’ durumda değil, ‘eylenen’ durumda. ‘Eyleyen’ de, gece yarısı muhtıraları ve başka benzer yöntemleriyle Silahlı Kuvvetler değil, Kemalist düzenin ve 12 Eylül rejiminin son savunma çizgisi işlevini gönüllü olarak üstlenmiş olan ‘Yüksek Yargı’. Bu gibi polemikli konularda Yüksek Yargı’nın görüş beyan etmesi yakışık almayacağı için de, savunma görevi medyanın bu cepheye, cephenin değerlerine ve prosedürlerine gönül vermiş elemanlarına kalıyor. Gazaları mübarek olsun.