Af ikamesi pişmanlık

Çok dikkatli izleyemedim ama bugünlerde PKK bağlamı içinde bir 'genel af' ve bir 'pişmanlık yasası' konusundan söz ediliyor ve sanki bunlar birbirinin alternatifiymiş ya da öyle anlaşılabilirmiş gibi bir havada konuşuluyor.

Çok dikkatli izleyemedim ama bugünlerde PKK bağlamı içinde bir 'genel af' ve bir 'pişmanlık yasası' konusundan söz ediliyor ve sanki bunlar birbirinin alternatifiymiş ya da öyle anlaşılabilirmiş gibi bir havada konuşuluyor.
Benim bildiğim ortada bir 'pişmanlık yasası' var ve böyle bir yasadan bir şey bekleyenler, beklediklerini onun uygulanmasından elde edebilirler. İkide birde pişmanlık yasası çıkarmanın bir anlamı yok. Ama bunu, bir 'genel af' yerini tutacak bir şey gibi görmenin büsbütün anlamı yok.
'Genel af' konusunda düşündüğümü açıklamayı yazının sonuna bırakıp önce niçin bu paralelliğe karşı olduğumu anlatayım.
1974'te kendim hapisteydim ve o sıralarda gene ünlü 'genel af' konusu gündemdeydi.
Ben kendimi 'affedilecek' bir şey yapmış biri olarak görmüyordum. Bir askeri darbe karşısında bir davranışta bulunmuştum. Davranışımın 'suç' olduğu söyleniyordu, ben de bunu biliyordum, ama bu suçsa askeri darbe yapmak da suçtu. Her neyse, 'af' kavramının epeyce ağırıma gittiğini hatırlıyorum.
O ortamda karşıma bir de 'pişmanlık yasası' türünden bir şey çıkmasını düşünüyorum şimdi. 'Pişmanım' diyeceğim, beni çıkaracaklar! Demezdim, herhalde. Ama 'derdim, demezdim' tartışması önemli değil şimdi. Bir insan, birçok insan, birçok davranışı 'rasyonalize' edebilir. Ama sonuçta kendi 'rasyonalizasyon'unu kendine gerçekten kabul ettirmesi pek mümkün değildir. Dolayısıyla, 'pişmanım' demenin ağır olabilecek psikolojik sonuçları vardır. Bunu yapmak zorunda bırakılan kişi, büyük bir ihtimalle, hayata kırık bir kişi olarak devam edecektir.
Dediğim gibi, bu konuyla yakından ilgilenemedim, neyin ne olduğuna pek bakamadım, ama böyle bir hazırlıklar varsa sahiden, bu ülkede olup bitenlerle ilgili deneyimlerimden, işin yalnız 'pişmanım' demekte bırakılmayacağını da tahmin edebilirim. Herhalde birilerini ihbar etmek ve buna benzer bir şeyler, yani 'pişman' olduğunu kanıtlayan bir performans talep etmekten de geri durmazlar.
Yani o 'kırıklık' psikolojisini iyice ileri derecelere vardırmak için ellerinden geleni yaparlar.
Bu durum ve bu 'kafa'nın sürekli bu biçimde çalışması, bana da şu temel ahlaki soruyu sorduruyor:
Biz bu Kürtleri herhalde çok seviyoruz ki onların bizden ayrılmalarına hiç gelemiyoruz, onlardan hiç vazgeçemiyoruz. Peki, seviyorsak niçin ve nasıl seviyoruz? Örneğin 'pişmanım' demelerini ve arkadaşlarını ihbar etmelerini istiyorsak, bunca patırtıdan sonra hâlâ anadili geliştirme özgürlüğü konusunda top çevirirken biz, onların susup uslu uslu
oturmalarını ve beklemelerini talep ediyorsak daha bir yığın onur kırıcı duruma tahammül etmelerini bekliyorsak, niçin ve nasıl seviyoruz? Bu kadar
onuru kırılmış birini sevmek nasıl mümkün olur?
Tabii konu buraya taşınınca, yalnız Kürtler değil, şu 'affetme' fiilinin sahibi karşısında herkes aynı konumda kalıyor. Hani şu 12 Mart darbesi sırasında bildiri yayımlayıp 'Sayın muhbir vatandaşlar' demeyi akıl edebilmiş sıkıyönetim komutanını gözümün önüne getirmeye çalışıyorum.
'Sayın muhbir vatandaş'lardan oluşmuş bir toplumda mutlu bir şekilde yaşayabilecekti herhalde. Kim bilir, zaman zaman 'büyük millet', 'kahraman Türk milleti' edebiyatı yaparken, bunların aynı zamanda 'sayın muhbir vatandaşları' olduğu bilgisi ve bilinci onu hiç rahatsız etmeyecekti.
Hani, Tanrı korusun hepimizi, böyle adamların 'sevdiği' vatandaşlar olmaktan ve bu değerleri benimsemiş 'vatandaş'lardan meydana gelme bir toplum içinde yaşamaktan.
Ve bütün (her türlü takdirin üstündeki) çabalarına rağmen, neyse ki, hâlâ o ideal toplum haline gelmedik.
Bu arada 'genel af' konusunda, yazının sonuna ertelediğim sözlerime yer ve vakit kalmadı. Zararı yok, zaten başlı başına ele alınması gerekecek kadar önemli bir konu.