Af tasarısı

Beş-on gün kadar önce, kulağıma çalınan 'pişmanlık yasası' söylentileri üzerine, bu yaklaşıma dayalı bir yasanın toplumda ihtiyaç uyulan 'barışma'...

Beş-on gün kadar önce, kulağıma çalınan 'pişmanlık yasası' söylentileri üzerine, bu yaklaşıma dayalı bir yasanın toplumda ihtiyaç uyulan 'barışma' atmosferine katkısı olmayacağını yazmıştım.
Dünkü (perşembe, 26 Haziran) gazetelerde hazırlanan af yasasına ilişkin haberler çıktı. Anladığıma göre bu yasanın resmi adı 'Topluma Yeniden Kazandırma Yasası', ayrıca 'eve dönüş yasası' deniyor ki, herhalde aramızda konuşurken bu 'lakap'ını kullanıyor olacağız.
Okuduğum kısa haberlerden anladığıma göre, 'pişmanlık' mantığına göre hazırlanacak bir tasarıda bulunması mukadder sakıncaları içermiyor bu taslak. En azından 'nötr' görünüyor. 'Pişmanlık' gibi, üzerinde sonsuza kadar tartışabileceğimiz muğlak kavramlar yerine, 'Şu kadar yıl, bu kadara indi' türünden, düz aritmetik var. 'Bilgi verme' kategorisi gene, bir biçimde, muhafaza edilmiş, ama olay ona indirgenmemiş. Bilgi vermemeyi tercih edenin önü tıkanmıyor.
Yapılan her şey eksik bulunabilir, eleştirilebilir elbette. Bu yasa için de bütün bunlar geçerli ve şüphem yok ki birçok eleştiri yağacaktır. Ama değerlendirebildiğim kadarıyla, bugün gelinen koşullarda, bu yasa oldukça 'gerçekçi' görünüyor. Yani, dostum Mete Tunçay'ın deyimiyle,
'yapılabileceği yapmak' anlamında 'gerçekçi'.
Türkiye ilginç süreçlerden geçiyor.
'İlginç' dememin nedeni, en azından söz ve tartışma düzeyinde, son derece 'uç' denecek alternatifler arasında konuşuyor olmamız.
Bu soyut lakırdıyı şöyle bir örnekle somutlaştırmaya çalışayım: her gün lafını ettiğimiz Avrupa Birliği gibi bir konuyu ele alalım. Tarihini bize göre daha 'normal' yaşayan bir toplum, böyle bir konuda, daha gerçekçi bir hesap yapar: 'Beklenen şunlar ve şunlar, benim durumum böyle ve böyle,
o halde şu kadar yıl içinde...'
Oysa biz böyle düşünmüyoruz, böyle konuşmuyoruz. Bir yanda biri 'Yarın girmeliyiz' diyor. Aynı anda öbür uçta biri, 'Asla girmemeliyiz' diye haykırıyor.
Belki sonuçta iş olacağına varıyor. Ama öyle de olsa, her konuda, tartışma alanının sınırlarını bu uç noktalar çizmiş ve belirlemiş oluyor.
Dolayısıyla aynı durum bu 'Topluma Yeniden Kazanma' yasasıyla ilgili olarak da ortaya çıkacaktır. Üstelik bu, yasayla yapılmak istenen şeyden görece bağımsız, demokratikleşme mücadelesinde sonuçlandırılmak istenen hamleye göre manipüle edilecektir.
Herkes her gün yazdığı için artık bu işin gizlisi saklısı kalmadı:
'statüko'dan yana güçler, bunda çeşitli biçimde çıkarı olanlar, ideolojik bakımdan buna koşullanmış olanlar vb. var -var oğlu var! Bunlar kendi aralarında 'tam teşekküllü' bir toplum oluşturabilir.
Buna karşılık değişimden yana olanlar da var ve belki sayı, hiç şüphesiz
'etki' bakımından bunlar ancak çok daha küçük bir toplum oluşturabilirler. Ne var ki, çeşitli anlamlarda 'asıl toplum' diyeceğimiz kararsızlar da genel eğilim olarak değişimin arkasındalar. Genel dünya koşulları da aynı yönü gösteriyor. Bunlar eklenince, 'Değişim artık olmalı' diyenler de azımsanmayacak bir güç haline geliyor. Hatta zaman içinde bu kesimin yavaş yavaş ağırlık kazandığı, kazanacağı dahi söylenebilir. Söylenebilir, ama bu yapılanma ve bu 'mevzi'lenme böyle devam ettikçe, Türkiye'de değişme ve gelişmenin örüntüsü, ancak bir 'halat çekme müsabakası' metaforuyla betimlenebilir.
İşte böyle koşullarda, hükümetin hazırladığı 'barışma' yasası, bana gerçekçi görünüyor. Bayılmayabiliriz, ama 'Beğenmedim, ben bunu çekmem' deyip de halatı bıraktığımızda, öbür taraf asılıp demokrasi mücadelesini birkaç çentik geriye taşıyacak güce sahip. Olay böyle yürüyor.