AKP?nin ikili yapısı

AKP’nin 1 Mayıs karşısında takındığı tavır, en üstte verilen kararın yarattığı rüzgârın tabanda, hastane kapısına gaz bombası atan polisin katına ulaştığı zaman büründüğü biçim, daha epey tartışılacak herhalde. AKP’nin, muhatap TSK olmadığı zamanlarda, yani ‘baş’la ‘ayak’ arasında bir yerlerden kendine eleştiri geldiğinde, inatçı bir üslup benimseme alışkanlığı da var. Şimdi bu süreç karşısında da böyle bir tepki gösterebilirler, bu da kendileri için pek olumlu olmaz, ama kararı kendileri verecekler.
AKP’nin bu ‘ikili’ yapısı kimseyi şaşırtmamalı. Tam tersine, bundan başka bir şey beklemenin herhangi bir somut dayanağı olamaz. Bu parti, kendi içindeki dinamiklerden çok kendi dışındaki koşulların dizilimi yüzünden siyasi yelpazenin ‘demokrasi’ tarafında yer ve rol almaya itiliyor. Onun için de, somut olaylar karşısında böyle yalpalamasını doğal karşılamak gerekiyor.
Türkiye’nin bugün demokratik bir toplum olduğunu söylemek, demokratik bir siyasi kültüre sahip bir toplum olduğunu söylemek mümkün değildir.
Ama büsbütün antidemokratik, diktatoryal bir toplum olduğunu ileri sürmek de doğru olmaz. Direnen antidemokratik iktidar odaklarına, zaman zaman ciddi vakit kayıplarına yol açan ayak sürçmelerine rağmen, son analizde demokratikleşme yönünde yol alan bir ülke, Türkiye. Nihai yönünün demokratikleşmeye doğru olmasında en önemli etken de, iyi kötü bir parlamentarizm geleneğine sahip olması, birçok kere iktidarını oyla seçebilmiş, hatta birkaç sefer iktidarı oyla uzaklaştırmış olmasıdır.
Her şeyin görece olduğu, eşitsiz gelişen bu dünyada, böyle bir geçmiş Türkiye’ye bazı önemli avantajlar kazandırıyor.
Bir yanda, eski Varşova Paktı üyesi ülkeleri düşünün, bunlar bazı bakımlardan bize kıyasla daha ‘Avrupalı’ görünebilir, ama bizim de onlarınkinden daha iyi oturmuş birtakım demokratik kurumlarımız var. Ya da, şu dönemin daha ‘sıcak’ konusu, İslam ülkelerine bakalım. Demokrasi bakımından Türkiye kıyaslanamayacak kadar ileridedir.
AKP’yi kendi sınırlılıkları içinde görece demokratik yapan başlıca neden bu zaten. MSP ile RP arasında İslamcı siyasi hareket, dünyanın başka Müslüman, özellikle Arap ülkelerinde görmeye alışık olduğumuz siyasi hareketlerden pek farklı değildi; hatta çok zaman onları taklit etmeye çalıştığı da söylenebilir. Yaygın kanı, özellikle 28 Şubat gibi olaylarla, laik bürokrasinin (öncelikle TSK tabii) bu çizginin radikalizmini törpülediği yolunda. Oysa bu doğru değil. Örneğin MSP’nin küllerinden doğan Refah çok daha radikal olmuştu. Bir ‘törpüleyen’ varsa, o bürokrasi falan değil, halk, toplumun kendisi. Türkiye’de halk, siyasi alışkanlıkları, bunun yanında yaşama üslubuyla, ‘radikal İslamcı’ diye niteleyeceğimiz bir siyasi akımı başının üstünde taşımaya hazır değil.
Böyle olması da dünyanın şu somut konjonktürü içinde Türkiye’yi herkes için ilginç bir toplum haline getiriyor.
Uzun bir tarih dilimi içinde ilk kez, dünyanın geleceğine anlamlı bir katkısı olabilecek bir toplum haline getiriyor (komplo odaklarının ‘ılımlı İslam’ diye çarpıttıkları şey değil bu). Ama bir kesim var ki, böyle bir olumlu gelişmeyi durdurmak için her şeyi yapmaya hazır.