Amerika'yla ilişkilerimiz

Amerika Birleşik Devletleri'nin başında George W. Bush, oldukça orta sınıf ve orta karar bir politikacı olarak, ülkesini 'dünyanın patronu' haline...

Amerika Birleşik Devletleri'nin başında George W. Bush, oldukça orta sınıf ve orta karar bir politikacı olarak, ülkesini 'dünyanın patronu' haline getirme çabasında. Böylesine önemli bir işe girişmiş bu adamın dünyayı buna razı edecek çekicilikten nasibi yok; dünya bir yana, kendi ülkesinde bile 'popülarite'si alçalmaya başladı.
Bu durumda, amacına ulaşmak için elindeki araç, ülkesinin gücü oluyor.
11 Eylül'de Amerika'nın uğradığı saldırı, her şeyi yapabilmenin gerekçesi.. elindeki güç de hedefe götüren araç...
Ama bu 'proje'nin, Blair yönetimindeki Britanya'dan başka önemli bir destekçisi yok. Dünyanın her yerinde, Bush'un girişimini destekleyenler dahi desteklerini yavaş yavaş geri almaya hazırlanıyor.
Bu koşullarda Türkiye'nin Irak operasyonunda Bush'un yanında bulunmaması, benim için çok sevinilecek bir durumdu. Ama bu olayın biçimlenmesini yakından izleyince, sevinme nedenleri azalıyordu. Çünkü biz bu katılmama kararını, uluslararası hukuk gerekçelerine dayanarak vermedik.
Amerika ile ilişkilerimizin şu kritik evresinde olup bitenleri herkesten önce Yasemin Çongar'ın yazdıklarından izliyorum. 'Tamirat Başladı' başlıklı bir yazısını kesip saklamışım, ama tarihini yazmayı unuttuğum için şimdi de bunu belirtemiyorum. Bir de daha yakından, 28 Temmuz tarihli ve 'Gül'ün siyasi mesajları' başlıklı yazısı var elimde.
Önceki yazısında Çongar, Uğur Ziyal'ın ziyaretinin perde arkasını yazıyordu. O tarihte Ziyal'ın verdiği mesajlardan biri, Türkiye'nin artık yalnız Kuzey Irak'ta olanları değil, Irak'ın bütününü kaale aldığı üstüneydi. Bir Amerikalı da bunu 'Türkiye, Kürt kompleksinden kurtulduğunu söylüyor... Bunun doğru olup olmadığını zaman gösterecek' sözüyle değerlendirmiş.
Burada birileri, gördükleri her şeyden kendilerine pay çıkarmayı sevdikleri için, ABD ile ilişkimizin bozulmasının suçunu da hükümete atmaya çalışıyorlar. Oysa Çongar, Amerika'da durumun böyle anlaşılmadığını, böyle okunmadığını yazıyor:
'Dördüncüsü ve en önemlisi, ABD yıllardır yakın müttefiki olan, birçok yerde omuz omuza görev yaptığı Türk ordusunun dünyaya bakışının, anti-Amerikan, anti-Batı, anti-globalist ve Üçüncü Dünyacı tonlar kazandığı kuşkusu içinde.'
Amerika'nın böyle kuşkuları varsa, bunların yersiz olduğunu söylemek mümkün değil. Gerçi ben bu şekilde özetlenen tutumun hâkim olan tavır olduğu kanısında değilim (olsa, şimdi bambaşka tipte bir ülkede yaşıyor olurduk), ama 'hâkim' olmasa da orada bunların güçlü bir şekilde var olduğu açıkça görülüyor. Ve zaten kimsenin yorumuna gerek bırakmadan, halen işbaşında ya da emekli birçok general, subay, bunun böyle olduğunu kendi ağzıyla söylüyor. Irak savaşı henüz tam sonuçlanmamışken bir emekli general Amerika ile Türkiye arasında savaş çıkabileceğini dahi söylemiş ve sonuç için de 'Hiç belli olmaz, efendim' demişti.
Amerikalılar, 'omuz omuza' görev yaptıkları ve şimdiye kadar her darbesini destekledikleri silah arkadaşlarının şimdiki düşünce ve davranış çizgisine şaşıyor olabilirler. Oysa bunda şaşacak bir şey yok. Milliyetçilik böyle bir ideolojidir. Ancak gücü yetmiyorsa, başkasının söylediğine kulak vermek gereğini duyar. 'Müttefik'liği de ancak bu çerçevede bir şeydir.
Çongar'ın yukarıdaki kelimelerle özetlediği tutum, belki kötü orduda olan, ama yalnızca orada kalmayan, çeşitli nüanslarla bütün toplumda gözlemlenebilen tutumdur. Yakın zamana kadar öncelikle Avrupa konusunda şahlanıyordu. Şimdi Amerika ön plana geçti. Yarın başkası olabilir.
Ama Türkiye'nin bir numaralı sorunu budur.