Anlaşamamak

Bu ülkede ciddi bir 'anlaşma' krizi yaşadığımızı düşünüyorum. 'Anlaşma' derken, 'aynı fikirde olma' gibi bir şey yok aklımda.

Bu ülkede ciddi bir 'anlaşma' krizi yaşadığımızı düşünüyorum. 'Anlaşma' derken, 'aynı fikirde olma' gibi bir şey yok aklımda. Düpedüz, birbirimizin
'ne söylediğini anlama' düzeyinde bir şeyden söz ediyorum.
'Hak verme', 'kabul etme' çok sonra gelecek şeyler.
Geçen akşam NTV'de bir tartışma programına çıkmıştım. Ertesi gün alışveriş yaparken (bu hep olur) çarşıdaki dostum hemen hatırladı: "Dün akşam televizyonda döktürüyordun gene" dedi. Hemen ardından, "Ama bu konuşmalar geç kaldı" diye ekledi: "Bugüne kadar bizim asker oraya girmiş olmalıydı."
Allah Allah! Şimdi ben 'döktürürken' böyle bir şey söylememiştim. Bir şey söylediysem, orada askerimiz filan olmaması gerektiğini söyledim. Ayrıca, o programda öyle çok vurgulu 'gidelim, girelim' diyen de yoktu. Öyleyse niye? Ya iyi dinlemedi ya da -daha doğrusu ve hep olanı- dinlediğinden kendi bildiğini anladı.
Bu genel durum, ufak tefek değişikliklerle, durmadan başıma gelir. Bir seferinde, gene böyle bir TV programının ertesi günü, adamın biri yolda üstüme gelip, "Niye o yanında oturanın suratına iki tane çakmadın?" dedi. Yaımda oturan, arkadaşım. Fikren de uyuşuyorum. Aynı şeyi söylüyoruz. Ne münasebet! Neden çakacakmışım?
Böyle sorduğuna ve bana gülücük yağdırdığına göre, sokakta karşıma çıkan bu kişi benim 'dostum'; ama programdaki arkadaşımın 'düşmanı'. Fesuphanallah! Çık işin içinden!
Çıkacak filan bir şey yok aslında. 'Anlamak' sandığımız kadar kolay veya basit bir iş değil -anlaşılan!
Bunun içinde, son iki gündür 'İstanbullu olmak'tan yola çıkarak değindiğim yapılanmanın oldukça önemli bir yer tuttuğunu sanıyorum. Biri park yapıp çiçek dikiyor, öbürü gidip o çiçekleri yolarak kendi hayatını anlamlandırıyorsa, bu iki insan aynı dili konuşmuyorlar herhalde. Aynı kelimeler, muhtemelen; ama aynı anlamlar dünyası değil.
Çünkü kelimelerden oluşan 'dil'in ardında, böyle bir dünya var, ister istemez. Buna çeşitli 'ad'lar veriyoruz. Sözgelişi, şu durumu açıklamak için, 'paradigma farkı' diye bir terim kullanabiliriz -bu tür bir terminoloji içinde konuşmayı tercih ediyorsak. İsterseniz 'kod' kavramını kullanalım.
Çarşıdaki dostum bizim programa bakınca, 'Irak'a ne zaman, nasıl girmeliyiz?' gibi bir şeyi konuştuğumuza inanıyor; çünkü onun zihnindeki
'paradigma' veya 'kodlara' göre insanlar şu günlerde bir araya gelip konuşursa ancak bunu konuşur. 'Askerimiz Irak'a girmemelidir' diye bir kod yok onun zihninde.
Eğitim görmemiş insanlarda oluşmuş 'paradigmalar' iyice başka. Orada, şu iki gündür değindiğim, dar aidiyete dayalı kimliğin ('Sivaslı, Şarkışlalı, falan mahalleden, filancalardan olmak' gibi), belirleyici kavramları var. O geçmişten gelen kişi daha büyük toplumsal birime (Örneğin, 'ulus'a ya da 'büyük kent'e ya da hatta 'küçük kent'e) adım atmak durumunda kaldığında, 'ulusal' ya da 'yurttaşça/sivik' bir ideolojiden yardım alamıyor. Çünkü bunun birincisi, çok kendine özgü bir biçimde ancak eğitim aygıtında yer alıyor, ikincisiyse aslında hiçbir yerde yok. Bu koşullarda toplumsallaşma gereğinin ürettiği yeni durumlarla ancak dini ideoloji ve değerler çerçevesinde başka çıkıyor.
Ve sonuçta kimse kimsenin 'kod'undan gerçek bir anlamda haberdar olmadığı için, eğitimsiz kitlenin hâlâ böyle davranıyor oluşu, bir tür eğitimin 'kod'larıyla yetişmiş kesime 'şeriat' kabusları gördürüyor.
Ama zaten 'eğitim görmüş' kesimin 'kod'ları arasında da gerçek bir geçiş yok. 'Bilgi' ve 'düşünce' denen şeylerin 'dünya'daki 'evrensel' biçimlerini benimseyen ve onlarla yaşamak isteyenler bir tarafta, 'Biz bize benzeriz'ci izolasyonist milliyetçiler öbür tarafta...
Dilin kelimeleri aynı, biz de onları kulanarak konuşuyoruz; ama her birimiz, her öbürümüzün dediğinden ne anlıyor? İşte, 'asıl mesele'.