Asıl muhafazakâr kim?

Geçen haftaydı, Milliyet'te okudum. Emekli bir amiral, AKP için </br>'muhafazakâr' denilmesine karşı çıkmış.

Geçen haftaydı, Milliyet'te okudum. Emekli bir amiral, AKP için
'muhafazakâr' denilmesine karşı çıkmış. "Hayır" diyor, "muhafazakâr biziz." Evet, Atatürk ilkelerine göre sınırları böylece çizilmiş 'var olan düzen'in böylece kalmasından yana olanlar onlar. Bu durumda 'düzen değişikliği' isteyen de AKP. Şimdi, AKP'nin istediği türden bir 'düzen değişikliği' için 'devrim' denip denemeyeceğinden pek emin değilim; ama olmayan bir şeyi oldurmak isteyen onlar, dolayısıyla 'statüko'yu değiştirmek isteyen onlar.
Ben emekli amiralin tespitini çok doğru buldum. Ancak gene bugünlerde basında bir haber daha çıktı: Başbakan Erdoğan, Avrupa'da, Türkiye'de Silahlı Kuvvetler'in siyasi rolünü eleştirenlere cevap verirken, 'Bizde ordu topluma yeniliği getiren ilerici güçtür' anlamına gelen sözler söylemiş. Hem, aynı günlerde bu iki değerlendirmenin yapılması, hem de bu ikinci değerlendirmeyi yapanın Erdoğan olması doğrusu ilginç geldi bana.
Bunların hangisi doğru? İkisi birden doğru olabilir mi?
Silahlı Kuvvetler bu toplumda belirli bir siyasi-toplumsal değişim projesinin itici gücü rolünü oynamış, o proje doğrultusunda ve projenin gerektirdiği ölçüde 'yenilikçi' olmuştur.
Başka ülkelerde rastlanmayacak şekilde, Türkiye'de, 'asker ressamlar' vardır. Bunlara aynı zamanda 'ilk ressamlar' denilebilir. Öyleyse, bu ülkede resim sanatının doğmasında öncü rolü askerler oynamıştır -diyebilir miyiz?
Evet, diyebiliriz. Ama bundan birtakım sonuçlar çıkarıp, birtakım genellemeler yapmaya başlamadan önce durumun ne olduğunu biraz daha kapsamlı görmeye çalışalım. Askerler resim sanatının doğmasında öncü rol oynamışlardır, çünkü Batılılaşma kararı vremiş, Müslüman bir toplumda (tabii kararı veren toplum değil, onun adına karar veren devleti), ilkin resim yapanlar, askerler olmuştur. Doğal olarak, bu işi öğrenen bireylerden bazıları öğrendikleri işi sevmiş ve geliştirmiştir. Böyle olunca, kimsenin resim yapmadığı toplumda ilkin onlar ve o aşamada yalnız onlar 'ressam' olmuştur. Bu, genel olarak askerlik mesleğinin ya da Türkiye'de icra edildiği şekliyle askerlik mesleğinin doğal olarak kendi içinden 'resim yapma tutkusu' ürettiği anlamına gelmez. Özel tarihi koşulların özel bir sonucudur. Nitekim, durum normalleşip birçok insan da resim yapma imkânına kavuşunca, 'asker ressam' diye bir kategori ortadan kalkmıştır.
Ama şimdi ressamlık gibi özgül pratikleri bırakıp, sözünü ettiğim o genel projeye gelelim. Bu neydi? Çöken imparatorluğun devletini modernleştirme projesiydi. Projenin kaynağı da ancak Batı olabilirdi. Yaşanan somut konjonktürlerde karşılaşılan çeşitli somut olaylar ve bu özlemler, sonuçta, Cumhuriyet devletinde sentezlerini buldular. Silahlı Kuvvetler her zaman bu projenin itici gücü rolünü oynadılar.
Peki, toplumsal değişimi öngören başka bir proje yok muydu? Vardı. O zaman da vardı. Örneğin, sosyalist bir model vardı. Ama bu Silahlı Kuvvetler'in önderlerini ilgilendiren bir proje değildi. Olmaması da son derece normaldi. Yeni devletin kuruluş aşamasında olsun, onu izleyen bütün tarih boyunca olsun, bir kurum olarak Silahlı Kuvvetler, sosyalizm karşısında, yalnızca 'nötr' değil, her zaman 'anti' denebilecek bir tavır takınmıştır.
Peki, bu aynı zamanda bir kapitalist-burjuva devletten yana olmak anlamına geldiğine göre, Türkiye'de Silahlı Kuvvetler o genel model içinde yer alan bütün 'varyantlar' karşısında eşit tavır takındı mı?
Buna da olumlu cevap vermek pek kolay değil. Tarih boyunca oynadığı somut rolüyle, bu devletin liberal tipinden değil, otoriter-bonapartist tipinden yana olmuştur. Aslında bu yol ayrımının en açık seçik zuhur ettiği tarihi aşama, tam da içinde bulunduğumuz aşama ve her an çevremizde cereyan eden itiş kakış da bunun itiş kakışı. Dünya koşulları bu tipi zoruyor, Türkiye direniyor.
Dolayısıyla muhafazakârlık konusunda amiral haklı; Başbakan'ın tekrarladığı klasik değerlendirme doğru değil.