Askerden polise

Irak'taki 'savaş', biraz savaşa benzemeye başladı. Bunun nedeni kara harekâtının erken başlaması.

Irak'taki 'savaş', biraz savaşa benzemeye başladı. Bunun nedeni kara harekâtının erken başlaması. O başlayınca, birbirine bir şeyler yapan iki taraf ortaya çıktı. Irak'ın da bir şeyler yapabildiği görülüyor. Ama bu 'görüntü', durumun gerçekliğini unutturmamalı.
1991'de televizyon başında seyrettiğimiz Irak 'savaşı' böyle değildi. Günlerce insanlar karşı karşıya gelmedi, yalnızca bomba yağdı. Sonunda Amerikan askeri 'araziye çıkınca', teslim olan Irak birlikleri dışında pek bir şey görmediler.
Daha sonra, Kosovo münasebetiyle Yugoslavya'nın yola getirilmesi gerektiğinde gene benzer bir şey yapıldı. Yugoslavya uzun zaman bombardımanla çökertildi; göreneksel savaşa gerek kalmadan olay durdu.
Bu seferinde stratejinin değiştirilmesinin temel nedeninin, Saddam'ın petrol kuyularını ateşe vermesinden duyulan endişe olduğunu sanıyorum. Bu konulara fazla aklım ermez, ama geçen ay başında Londra'ya gittiğimde rastladığım strateji uzmanları bunu söylüyor, hava ve kara harekâtının birlikte başlayacağını, bunun için gerekli tank ve zırhlı araçların bölgeye taşınmasının zaman aldığını, dolayısıyla olayın mart ortasında başlayacağını anlatıyorlardı.
Herhalde önceki olaylardan ötürü, zihnimiz, Amerika'nın büyük gücüne şartlanmıştı. Çünkü şimdi Irak'ın direnişi karşısında şaşkınlığa kapılıyor, hatta Amerika'yı başarısız bulmaya başlıyoruz. Oysa iş karada çarpışmaya gelince, hele o uzun süreli bombardımanı yıkıcı, yıpratıcı etkileri de devreye girmemişse, bu kadar direniş elbette olacaktır. Yıllardır Irak halkı Amerika'ya nefretle besleniyor, ne olsa. Aradaki muazzam güç dengesizliği gene var ve zaman geçtikçe etkisini gösterecek.
Bugün üstünde durmak istediğim konu da bu: ABD ile dünyanın gerisi arasındaki bu muazzam mesafe.
Yazının başında değindiğim yeni 'savaş' biçimi öncelikle iki gidişin ürünü: birincisi, Amerika'nın özellikle savaş sanayiinde gösterdiği aşağı yukarı rakipsiz gelişme; ikincisi ise gene globalizasyon, küreselleşme,
'iki-kutuplu dünya'nın kapanmasını izleyen evrenin özellikleri.
Bu yeni dönem 'savaş' dediğimiz olayın mantığını değiştirdi; hatta bir bakıma ortadan kaldırdı. Savaş, birtakım konularda uzlaşmaya varamayan, anlaşamayan ülkelerin dediklerini karşı tarafa kabul ettirmek için silahlı mücadeleye başvurmaları demektir. 'İki-kutuplu dünya' düzeninin değişmesinden bu yana bu anlamda savaş olmadı değil. Oldu, herhalde başkaları da olur. Ama yeni dönemin karakterini belirleyen savaşlar bunlar değil.
Yeni dönemde, silahlı çatışmanın kurumsal yapısı, az çok denk güçte ülkeler, bunların orduları, adına 'savunma' denen bakanlıklar ve bu gibi yapılardan çok, 'içişleri bakanlığı' tipi bir örgütlenmeye benzemeye başladı.
Çünkü küreselleşme, hiç değilse potansiyel olarak, tek dünya koşulları yaratıyor. Böylece dünyanın örgütlenmesi, tarihteki tek bir ülkenin örgütlenmesi modelini izlemek durumunda. Bu, klasik anlamda 'savaş' olgusunun dayanaklarını gevşetiyor, onun yerine 'dünya polisi' denebilecek bir örgütlenme biçimini getiriyor.
Bush yönetiminde Amerika'nın yaptığı da bu, yani bu yeni güç olma, dünya polisi olarak kendini kabul ettirme mücadelesi. Eskiden beri Amerika bu işe adaydı ve bu şekilde nitelenecek davranışlarda bulunuyordu (Panama, Grenada müdahaleleri vb.); zaten onun için 'Pax Americana' gibi deyimler icat ediyor veya 'dünya jandarması' diyorduk. Ama şimdi bu anlayış ve bu talep iyice kamuflajsız olarak karşımızda. Bush, Birleşmiş Milletler gibi bir örgütün 'iki-kutuplu dünya' koşullarından kalma zayıflığını kendi lehine kullanarak, kendini onun yerine koyma çabasında. BM'nin oluşturması gereken 'polis' gücüne şu anda fiilen kendisi sahip olduğu için, BM'de olması gereken meşruiyeti de kendi sırtına giymeye çalışıyor. Daha şimdiden, bu yolda belirleyici, geri dönülmez adımlar attı.
Önümüzdeki dönemin uluslararası planında belirleyici mücadele bu mücadele olacak.