Askerler ve dokunulmazlık

Silahlı kuvvetlerin dokunulmaz olması gerektiği gibi bir izlenim var. Bu durum sağlıklı değil.

Türkiye'de oldukça yaygın bir inanç var ve bu inanç medyanın belirli kesimleri tarafından sürekli besleniyor, destekleniyor, canlı tutuluyor: bu ülkede en ciddi, en doğru varlık, Silahlı Kuvvetler'dir. Her alanda bu kurumun yönlendirici etkisi herkesçe kabul edilmeli ve desteklenmelidir.
Bu temel anlayışın çeşitli tezahürleri her gün karşımıza çıkar. Ordunun 'en güvenilen kurum' olduğunu gösteren kamuoyu anketleri yayımlanır. Ordudan gelen herhangi bir demeç, ondan başkasının düşünülemeyeceği izlenimi veren bir dille aktarılır. 'Siviller' adı öyle aşağılamalarla kullanılır ki, adı doğrudan söylenmediği zaman da biz bu sefaletin sağlıklı alternatifinin 'askerler' olduğunu anlar ve ferahlarız. Çeşitli yasalar, kurumu (başka kurumlarla birlikte) yasal koruma altına almıştır. Gazete yazarları, kendileri gibi düşünmeyenler hakkında (demokratik kültürlerinin gereği olarak) 'asker düşmanı' gibi sıfatlar kullanarak avantaj kazanırlar.
Öncelikle, bu tutumun 'sağlıklı' olmadığını düşünüyorum. Toplumda herkes ve her kurum, çok zaman 'ölçüsüz' de denebilecek bir şiddetle eleştirilir ve yerilirken, bir kurumun ve mensuplarının sistematik bir biçimde eleştiri-üstü ve -dışı tutulması, sağlıklı bir demokrasi ve sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmaya yardımcı olmaz, bunun tam tersini teşvik eder. Bu, basit bir sosyolojik olgudur. İkincisi, bunun 'doğru' olduğu kanısında da değilim. Bütün öğeleri yanlış yapabilen ve iddiaya göre (yukarıda dediğim gibi, çok zaman ölçüyü kaçıran yerme ortamında kulaklarımıza devamlı çalan sesler bunu söylüyor) neredeyse kural olarak yanlış davranan bir toplumda, TSK da yanlıştan 'muaf' bir kurum değil ve olamaz. Aynı şekilde, kurumun mensuplarının da eleştiriden muaf olmadıklarını gösteren pek çok somut olay var.
Bu alanda var olan (sürdürülen, desteklenen vb.) bu 'düşünce iklimi'nin, Türkiye'nin bir türlü demokratik bir 'düşünce iklimi'ne geçememesinin başlıca nedeni olduğuna inanıyorum.
Emekli ya da halen görevde, birçok Silahlı Kuvvetler mensubunu medyada -gittikçe daha sık- izliyoruz, dinliyoruz. Düşüncelerini öğrenme imkânını buluyoruz. Tam şu günlerde, halen olabilecek en üst düzeylerde görev yapan birinin yurtdışında yaşayan Türkleri toplayarak (hangi amaca uyduğunu pek iyi anlayamadığım) diskurlar geçtiğini, özellikle de hiç 'asker düşmanı' olmayan bir gazetenin sayfalarında okuduk. Bu generalin bu sözleri, evet, epey şaşırtıcı, ama daha önce de Avrupa Birliği yerine İran ve Rusya ile kendimize daha parlak bir gelecek kuracağımıza dair sözlerinden kendisini tanımış olduğumuz için, bu yeni sözler çarpıcılığını bir miktar kaybetmiş oldu.
Çeşitli konularda, çeşitli sözler... En kritik olanlarının gene AB'yle ilgili olduğunu ve okuduklarımız arasında yer almadığını, gazetede bir 'kripto' hakkında ima edilenlerden tahmin ediyorum. Generalin 'para basma' dolayımı ile açığa vurduğu, 'emisyon' ve 'enflasyon'la, dolayısıyla
'ekonomi'yle ilgili görüşleri, söz konusu toplantılarda, şaşkınlığın yanı sıra tebessümlere (veya belki daha sesli olanlarına) yol açmış. Evet, şimdi bu görüşler ya da bunları açığa vuran kişi hakkında ne düşüneceğiz, ne yapacağız? Bunları bir 'general'in söylüyor olması onlara bir önem, ciddiyet, geçerlilik kazandırıyor mu? Bu soruya olumlu cevap veriliyorsa bu ülkede, durum görüldüğünden ya da kabul edildiğinden çok daha vahim demektir.
Yok, söyleyenin 'general' olması önemli değilse, 'general' olmaması durumunda bunları söyleyene nasıl tepki gösterilirdi? Bunu bir düşünelim. Diyelim Brüksel'de veya Berlin'de yaşayan bir Türksünüz, sizi bir toplantıya önemle davet ediyorlar. Gidiyor ve 'Alırım boyayı, basarım parayı' diye konuşan birisiyle karşılaşıyorsunuz. Ne yaparsınız? General apoleti yoksa?
Olacak şey mi bu? Akıl alacak şey mi?
Ama oluyor. Oluyor, 'Canım ne olacak?' deniyor ve üstü örtülüyor. Ve tabii tek başına bir olay da değil bu.