Avrupa'dan Avrupa beğen

Fransa ve Hollanda'daki referandumlardan (ve geri planda da, Almanya'da muhafazakârların seçim kazanacağı aşağı yukarı kesinlik kazandıktan) sonra, Türkiye'nin AB'ye girmesinin zorlaştığını yazanlar da çoğaldı.

Fransa ve Hollanda'daki referandumlardan (ve geri planda da, Almanya'da muhafazakârların seçim kazanacağı aşağı yukarı kesinlik kazandıktan) sonra, Türkiye'nin AB'ye girmesinin zorlaştığını yazanlar da çoğaldı.
Bunlardan bazıları zaten AB fikrinin yeminli düşmanları. Dünyaya kendi faşizan gözlüğünden bakan, ne Avrupa, ne Asya, hiçbir şeyi doğru dürüst tanımayan kişiler. Bu yeni durumda onların sevinçlerini gürültülü bir biçimde dile getirmelerinde yadırganacak -ya da ciddiye alınacak- bir şey yok.
Ama Türkiye'nin AB içinde yer alması gerektiğini düşünen çeşitli yazarlar da söz konusu referandumlardan vb. bir süre sonra 'işin zora bindiği' yolunda tahminler yürütmeye başladılar. Bunları ciddiye almamız gerekiyor.
Evet, durum nedir? Sahiden zora giren bir şey var mı?
Görebildiğim kadarıyla, en azından beklenmedik bir şey yok ortada. Avrupa'da herkesin kollarını açmış Türkiye beklediğini düşünmüyorduk herhalde. Türkiye'nin varlığına her kesim başka bir gerekçe bulabilir. Kabaca ayırırsak, sol, demokratik kültürün hâlâ yeterli düzeye gelmediğini söyleyebilir; sağ, genel kültürü, dini, Avrupalılık kimliğini vb. diline dolar; hiç sağa sola girmeden, daha teknik düzeylerde, Türkiye'nin nüfus fazlasından, ekonomisinin geri kalmışlığından korkanlar olabilir -bunların hepsi zaten oluyor ve hep olurdu. Hepsinin ardına, Avrupa'nın, sağını da, solunu da kapsayan önyargılarını ekleyelim...
'Zora girme' izlenimini yaratan etken, sağın derli toplu bir atağa geçmiş olması. Burada fitili Alman Hıristiyan Demokratları ve Merkel ateşledi. Ötekiler de atağa katıldı. 'Ötekiler' arasına 'Fransız solu' gibi tuhaf oluşumları da ekleyebiliriz.
Bunlar tamam, yalnız bunlar Türkiye'nin kendisiyle ilgili konular ya da sorunlar değil. Bunlar Avrupa'nın sorunları, yerine göre zaafları, yerine göre de ayıpları.
Önemli olan Türkiye'nn kendi yapması gerekenleri yapması. Avrupalı önyargılarının terbiye edilmesi Türkiye'nin işi değil, ama Türkiye'nin antidemokratik kurumlarından arınması ve sivil-demokratik bir anlayış ve üslupla yaşamayı öğrenmeye başlaması Türkiye'nin işi.
En azından 10, 15 yıl alacak bir süreçten söz ediyoruz. Orada Merkel, burada bilmem kim 'ayrıcalıklı ortaklık' dedi diye, 15 yıl sonra varacağımız noktanın da bu olduğunu düşünmek için bir neden yok, bunun anlamı da yok. Şu ünlü masalı andırıyor biraz bu durum: hani 'müstakbel anne' düşünür kendi kendine, 'Şu duvarda asılı balta ya benim doğacak oğlumun başına düşerse...' diye.
Kadın, sen bırak o baltayı. Çocuğunu doğur güzelce, güzelce büyüt sonra, başına düşecek tehlikelere karşı uyanık olmayı da öğret...
'İş zora biniyor' tartışması açılınca, buradaki anti-AB cephe, 'vesvese kumkuması' medyanın yardımıyla, 'biniyor'u 'bindi'ye, onu da 'bu iş bitti'ye dönüştürür, yeni politika, yeni strateji arayışına çıkar ve sonunda sahiden bitirebilir de.
Oysa gerçekte iş 'dönüşü olmayan' noktalarda. Ekimde müzakere başlar ve biz işimizi gereği gibi yaptıktan sonra, kendi belirleyeceğimiz hızda oraya ilerleriz. Hayat, dünya statik değil, Avrupa da statik değil. O noktaya geldiğimizde bize karşı olan bir Avrupa gene olacak, hiç merak etmeyin. Ama biz bugün de bir noktadayız ve buraya öbür Avrupa'yla geldik. Bu Avrupa da orada olacak.