Aydın 'şahadetnamesi'

Hurşit Tolon, 'nefretle kınadığı' insanlarla ilgili olarak, 'aydınlığı kendinden menkul' nitelemesini kullanmış.

Hurşit Tolon, 'nefretle kınadığı' insanlarla ilgili olarak, 'aydınlığı kendinden menkul' nitelemesini kullanmış. Hurşit Tolon'un alışık olduğu ve beğendiği dünyadaki 'prosedür'lere benzemez bu iş, ama bir toplumda kimlerin aydın 'rütbe'sine eriştikleri belirli bir merci tarafından 30 Ağustos'tan 30 Ağustos'a ilan edilen bir şey değildir. Böyle olmamakla, 'kendinden menkul' de değildir. Kimse kendini ortaya atıp 'Ben aydınım' diye bağırmakla bu sıfatı taşıma hakkını elde edemez. Hatta Hurşit Tolon veya Emin Çölaşan çıkıp 'Ben de şahidim, kendisi aydındır' deseler de, bu işler böyle olmaz. Kendine özgü, dolambaçlı ve elle tutulmaz süreçler içinde, toplum verir bu yargıyı.
Başbakan'la görüşen grup içinde, tanıdığım çok, sevdiğim insan da çok,
ama iki kişiden öncelikle söz edeyim:
Adalet Ağaoğlu ve Gencay Gürsoy. Nerelerden gelerek, neler yaparak, neler düşünerek bugün oldukları insan haline geldiklerini çok iyi biliyorum. Tabii bütün
o aşamalarda, evrelerde, 'ben aydın olayım' diye bir düşünce yoktu akıllarında. Ama
öyle düşünüp öyle yaşayarak (biri bir yazar, biri bir doktor olarak) var oldukları için onların hakkında toplumun anonim hükmü böyle oldu. Bu sıfatı herhangi bir kurul, merci vb. bahşetmediği gibi, hiç kimse (Hurşit Tolon dahil) geri de alamaz.
Militarist dünya görüşü, burada değindiğim 'kendiliğinden' süreçlerden, mekanizmalardan hiç hazzetmez. 12 Eylül'de ilk örneğini gördüğümüz türden, 'devlet sanatçısı' uygulaması gibi, adı üstünde, nereden geldiği belli 'bareme bağlı' sıfatları elbette tercih eder. Oysa bu dünyada kimse Sartre'a, Russell'a, Zola'ya veya Beethoven'a 'devlet sanatçısı', 'devlet aydını' diye bir rütbe bağışlamamıştır. Bağışlasa herhalde çok komik olurdu.
Tolon'un konuşmasının gazetedeki başlığı kendisinden alınmıştı: 'Aydınlığı kendinden menkul grubu nefretle kınayan bir ordu teslim ediyorum...' Bu, anlaşılan Birinci Ordu. Eskaza Üçüncü Ordu'dan emekli olan komutan böyle bir nefretin gerekliliğiyle çok ilgili değilse, o neyi teslim edecek?
Gene Hurşit Tolon'un alışık olduğu, yakından tanıdığı ve beğendiği dünyada, bir 'ordu' kadar kalabalık bir insan topluluğunun, hep birden aynı şeyi düşünüp söylemesi, örneğin bir ordu olarak bir
grubu 'nefretle kınaması', bir erdem gibi görülebilir. Bunun 'o dünya' için ne kadar iyi olduğu da ayrıca tartışılabilir ve tartışılmalıdır, ama bu ayrı konu. Bu 'birlik ve beraberlik' bir toplum için
istenilir, özlenir bir özellik değildir. Hayatın, tarihin, insanlığın yapısı gereği, düşüncenin yapısı gereği, böyle 'birlik ve beraberlik'ler kendiliğinden oluşmaz, oluşamaz. Birileri, 'nefretle kınarken' aynı şeyi yapmayan birileri de her zaman bulunur. Kendiliğinden oluşmayan bu tip 'birlik ve beraberlik'ler birilerinin bu yoldaki çabası ve zorlaması sonucu, insanlara bir norm tepeden aşağıya empoze edilerek dayatılır. Bunun sözlükteki karşılıkları da 'militarizm', 'faşizm', 'dikta' gibi kavramlardır.
Yani kimin için, hangi örgüt ya da kurum için 'iyi' olduğunu pek bilmediğim, ama bir toplum için iyi olmadığını kesinlikle bildiğim bir durumdur bu.
Bugün Avrupa Birliği kavramının gerisinde tartıştığımız konu da son
analizde bu konu. Türkiye, Hurşit Tolon'un sözcülüğünü yaptığı bu zihniyetten nihayet kurtulup demokratik bir toplum olacak mı, olamayacak mı?