'Azınlık' sorunları

Dün, Graz'daki 'azınlık' üstüne toplantıyı yazıyordum. Dün bütün gün bu konunun tartışılmasıyla geçti.

Dün, Graz'daki 'azınlık' üstüne toplantıyı yazıyordum. Dün bütün gün bu konunun tartışılmasıyla geçti. Kısa zamana sıkıştırılmış, bir günlük bir toplantı olduğu için, biraz da gürültüye gittiğini söyleyebilirim.
Daha çok Orta ve Doğu Avrupa'nın çeşitli azınlık sorunları kısaca tartışıldıktan sonra, buralı bir gazeteciye son sözü verdiler (toplantı böyle planlanmış). Norbert Mappes-Niedieck adındaki bu gazeteci 'provokatif' bir konuşma yapacağını söyleyerek lafa girdikten sonra 'azınlık politikaları'nın 'kontra produktiv' olabileceğini savundu. Yani, üretmek üzere yola çıktığı sonucun tersini üretebileceğini söylemiş oldu.
Tabii bu, 'Azınlıklara eziyet edelim, onlara hayat hakkı tanımayalım' anlamına gelmiyor. Norbert'in üzerinden gittiği 'azınlık' tanımı, dini ve/veya etnik ölçülere göre yapılan klasik tanım. Bu ölçü veya bu ayrımların, toplumda hiçbir zaman bir grubu bir baskı ya da bir 'ayrımcılık' nesnesi, hedefi haline getirmemesi gerektiğini söylüyor. Ama kuracağımız siyasi sistemin, bu gibi azınlıkların varlığını daimi ve değişmez hale getiren bir sistem olmaması gereğini vurguluyor. Bunun zamanla değişmeyecek bir olgu olduğu varsayımından giderek kuracağımız bir sistemin, aslında 'varsaydığı' bu durumun kalıcılaşmasına katkıda bulunacağını iddia ediyor. Böyle bir sistemi kurmakta, amacımız, azınlıkların demokratik haklarını garanti altına almak; ama kurmakla, onların ilelebet azınlık olarak varolmasının yasal temelini atmış oluyoruz; bu da, son analizde, demokrasiye 'kontra' gidecek bir şey, çünkü gerçek bir demokrasi bu gibi etnik-dini kurallar, düzenlemeler üstüne oturamaz, 'cemaatler' üstüne oturamaz.
Norbert kendisi de, bu tezin 'provokatif' tarafları olduğunu biliyor ama konunun bir de buradan bakarak tartışılmasını istiyordu. Şunu da belirtti: Avrupa kıtasında batıya doğru gittiğimizde demokrasi, bütün kurumlarıyla, daha güçlü görünüyor; buna karşılık, azınlık (her çeşitten azınlık, 'göçmen işçi' vb. biçimleri de dahil olmak üzere) konuları daha sorunlu, daha dikenli. Doğuya doğru gittikçe demokratik kurumlar zayıflıyor; buna karşılık, azınlık sorunları daha insani biçimlerde çözülebiliyor. Bu gözlemin çok doğru olduğundan emin değilim. Özellikle son yıllarda bunun tersine daha sık rastladık. Ama sanırım Norbert de bu karşılaştırmayı çok mutlaklaştırmak niyetinde değil: çünkü, son analizde, Batı'daki güçlü demokratik kurumların en doğru çözüm biçimi olduğuna inanıyor.
Graz aslında Avrupa içinde 'taşra' dememiz gereken, küçük bir yerleşim, küçük ve şirin bir taşra kenti. Dünyanın en can alıcı sorunlarının en ileri biçimde tartışılacağı mekân olması kolay değil. Yukarıda anlatmaya, özetlemeye çalıştığım 'argüman' da öyle yeni bir şey sayılmaz. 'Grup hakları/Bireysel haklar' başlığı altında ne zamandır tartıştığımız konulardan bir farkı yok zaten.
Bence burada önemli olan böyle konuların, kendisi herhangi bir 'yakıcı' azınlık sorunuyla yüz yüze olmayan Graz'da 'tartışılıyor olması'. Şu Batı dünyasının her yerinde, köyünde kasabasında, insanların dünyanın önemli konuları ve sorunlarından kopuk biçimde değil, onlarla iç içe, onları bilerek ve anlayarak yaşamak istemeleri çok gıpta edilir bir durum.
Dediğim gibi, 'kendi sorunu' olmayanı da öğrenme dürtüsü, belki bir 'medeniyet aşaması'na tekabül ediyor. Kendi sorunu gibi görmediği hiçbir şeye ilgi duymama tutumuyla tam bir kontrast teşkil ediyor. İngilizcede 'Merak kediyi öldürür' diye bir deyim vardır. Kedi için geçerli olabilir; ama merak insanı yüceltir.