Barış eylemleri arasında

Irak'ta savaş için verilen tarih yaklaşırken Türkiye'de barış için barışı savunan sivil hareketlilik yükseldi.

Irak'ta savaş için verilen tarih yaklaşırken Türkiye'de barış için barışı savunan sivil hareketlilik yükseldi. Sivil toplumdan gelen çoğu inisiyatifin şaşırtıcı ve çok sevimli bir kendiliğindeliği olur. Bu durumda da neredeyse tamamı kadın olan bir grup insan sorumluluk duygusuyla bir araya geldi, tam da Porto Allegre'nin olduğu bir sırada dünyanın dört bir ucundan çeşitli insanları Türkiye'ye davet etti; onların gelişi biraz daha önceden hazırlanan 'Yüz'ler Meclisi'ne denk düşürüldü. Böylece, zamanla yarışarak başarılmış bir dizi anlamlı barış eylemi örgütlenebildi.
Türkiye, bu gibi konularda her zaman deneyimli ve başarılıdır. Bu ülkenin geleceğini umut ve iyimserlikle düşünebiliyorsam, nedeni bu. Tepemize çöken o 'resmi' kasvete rağmen ve ona karşı, hiç azımsanmayacak bir nitelikli insan birikimi de var.
Lütfi Kırdar'da dediğim o dünyanın dört bucağından gelmiş insanların kendilerini tanıtırken söyledikleri sözler, bu tip hareketler ve o tip 'resmiyetler' üstüne bir şeyleri yeniden düşünmeme yol açtı.
Şu sıra Türkiye'de çoğunluk Amerika'nın Irak'a saldırmasını istemiyor. Türkiye'nin böyle bir hareketle yer almasını istemiyor. Pek çok insan bunun maddi zararlarından korktuğu için, ama birçoğu da bunu insanlık ilkelerine aykırı bulduğu için böyle bir tavır alıyor. Dolayısıyla ABD'yi eleştirene kızmıyoruz; yürüyüşe gelenlere de emniyet amiri 'Hoş geldiniz' diyebiliyor. Savaşa katılmamızın niçin gerekli ve yararlı olduğunu kanıtlamaya çalışan medya mensubîni dahi barıştan yana olanlara her zamanki hakaretleri etmekten kaçınıyor.
Evet, Lütfi Kırdar'da konuşan Amerikalı, 'those criminals in Washington'dan
(Washington'daki mücrimler) söz ediyor. Doğrusu çok beğeniyoruz adamı.
İsrail'den gelen savaş dulu, Amerika'nın en ateşli destekçisi Şaron hükümetinin bu olayı işgal altındaki topraklardan Filistinlileri biraz daha sürmek için paravana gibi kullanacağını söylediğinde, onu da özellikle alkışlıyoruz. Herhalde içimizden, 'Helal olsun kadına. Nasıl cesaretle eleştiriyor ülkesinin haksızlıklarını' tarzında düşünceler geçiriyoruz.
Aslında hepimiz bir şekilde biliyoruz ki, dünya, insanlık, son analizde böyle insanların sayesinde ayakta durur. Dreyfus'e ceza veren yargıcın, Galileo'yu yargılayan kardinalin adı kalmaz aklımızda. Bunun böyle olduğu kim bilir kaç bin kere yazılmış, söylenmiştir.
Ama Türkiye'nin yaptığı yanlışlıklardan aynı şekilde söz eden biri çıktığında, onu susturmak ve hain ilan etmek üzere koparılan kıyameti etkilemez bu bilgi. Mektep medrese görüp diploma almış olmak da etkilemez. Hatta diplomalıların 'telin' sesleri daha da gür çıkar.
'Çifte standart' denen tutumun en klasik örneği.
Tabii bunun niçin böyle olduğunun açıklaması da sonunda gelip mahut
'ulusal çıkar'a dayanır. Bir Ermeni kıyımı olduğu konuşulmamalı, kabul edilmemelidir, çünkü kabul etmek 'ulusal çıkar'ımıza aykırıdır. Kıbrıs'ta işgalci durumuna düşeceğimiz uyarısında bulunan kişi hiç olmamalı, ama özellikle de Dışişleri Bakanı olmamalıdır. Dolayısıyla, toplumda 'yüksek' sayılan, belirleyici konumlarda bulunan insanlar yalancı olmalıdır. Demek ki, yalanı iyi söylemekteki başarılarını, hayatta yükselmelerinin ölçütü haline getirebiliriz.
Bunların yalnız Türkiye'ye özgü durumlar olduğu elbette söylenemez. Benim tanıdığım ve saygı duyduğum o Amerikalıyı ya da o İsrailliyi memleketinde bulursa gözünü oyacak bir yığın Amerikalı ve İsrailli var. Herhalde daha uzun zaman da olacak.
Ama son analizde dünya ve insanlık, evrensel bir etik anlayışı çerçevesinde, korkmadan, her türlü baskıyı göğüsleyerek, doğruyu söyleyen insanların sırtında duruyor.