Barış isteği ve Saddam

'Savaşa hayır' diyerek ABD yönetimine tepki gösterirken Saddam'ı temize çıkarmaktan kaçınmaya da dikkat etmeli.

Hayatın genel yapısıyla insanın düşünce pratiği arasında, bazan vahim sonuçlar doğurabilen bir gerilim vardır. Kısaca şöyle: bütün entelektüel ilerlememize rağmen, hayat bizim için hâlâ sırlarla dolu ve galiba hep öyle olacak. Hayat karmaşık ve sanki oldukça amorf ('şekilsiz' mi demeli?)
Bizim yarattığımız şeylerse 'simetrik' olmak zorunda. Onun için düşüncelerimizi de ne kadar 'geometrik' bir biçime sokarsak gerçekliğe o kadar yaklaştığımızı sanıyoruz. Oysa böyle değil galiba.
'Tutarlılık', 'eklektizm' gibi kavramlarımız var. Bunlar hem gerekli, doğru, hem de yanıltıcı olabiliyor. Biz, zihnimizdeki dünya resminin homojen olması için çırpınıyoruz; oysa hayat heterojen!
Bu nedenle 'mutlakçı' yaklaşımlardan hep tedirgin olmuşumdur. Böyle bir inanca göre davranmak, kendi somut hayatımda, beni rahatlatır. Her durumda ne yapmam gerektiğini bana söyleyen bir 'pusulam' var. Ama ben kendi somut hayatımda böyle tutarlılığımı pekiştirirken, hayatın gerçekliği karşısında acaba neredeyim?
'Vejetaryenlik' gibi bir olayı alalım. Bir insanın niçin böyle olmak isteyeceğini çok iyi anlıyorum, hak da veriyorum. Sonra bunu 'mutlak' bir pratik haline getirme çabası başlıyor ve vejetaryenler arasında bilinen bölünmelere geliyoruz. 'Süt içmek de olmamalı mı?' vb. Beslenme üstüne yapılan bir yığın araştırma, mutlak vejetaryen diyetin de insanlar
için en iyi diyet olmadığını gösteriyor, bildiğim, izlediğim kadarıyla. Biz 'leopar' gibi etobur, zebra gibi de otobur olmak üzere biçimlenmemişiz, anlaşılan. Onlar gibi tutarlı değil, eklektiğiz, ama
'omnivor'uz, yani her şeyi yiyebiliyoruz.
'Barışçılık' da böyle, son analizde. Bir insan niçin istisnasız her durumda 'barış olsun' der, bunu anlıyorum, buna saygı da duyuyorum. Ama işte, hayatın yapısı böyle simetrik değil. Bosna felaketinin başıydı; Avrupalı, 'mutlak barışçı' dostlarım, bu işin askeri herhangi bir yönteme başvurmadan çözülmesinden yanaydılar.
Ama zaten kimsenin olana müdahale ettiği yoktu. Etmeyince, böyle insancıl ideolojilerle merhabası olmayan zorbalar ortalığı kasıp kavuruyordu. Sonunda, işlenen cinayetlerin acısını içtenlikle duyan 'barışçı' arkadaşlarımın birçoğu, 'Müdahale olmalı' demeye başladılar.
Benim şaşmaz ölçütüm şu: insanlığın iyiliği için oluşturulmuş bir ilke', kimi durumlarda, insanlığın o andaki, o konjonktürdeki somut acısıyla çelişir hale geliyor. Bosna'da, dediğim durumda, şaşmaz bir biçimde
'ilke'mden yana duracaksam, askeri müdahaleye karşı olma gerekçesiyle, haydutların insan boğazlamasına göz yummayı kabul edeceğim. Ben 'tutarlı' olacağım da.. sonra?
Buna yokum. Bu nedenle, birinci Körfez krizinde, elbette savaştan, savaşın o kertesinde gördüğümüz sterilize biçiminden tiksindiğim halde, büsbütün
'haksız' bir şey olduğunu söyleyemiyordum. Bu müdahaleyi yapmamak, uluslararası eşkıyalığa hoşgörü göstermek demek olacaktı.
Bugün daha fazla 'barış'tan yanayım, çünkü 'savaş' diyenlerin arkasında aynı meşruiyet birikimi yok. Ama buna şimdi değil de, yarınki yazımda gireyim. Bugün öncelikle söylemek istediğim, 'Müdahale olmasın' derken, Saddam'ı temize çıkarmaktan sakınmanın da çok önemli bir iş olduğu. Gene buna bağlı olarak, Saddam'ı (ve onun taklitlerini), üstelik böyle bir sonuca varmış olmanın kazandıracağı prestijle, ülkesinin ve bölgesinin geleceğini boğmakta serbest bırakamayacağımızın çok iyi anlaşılması.
Geçen hafta dünyayı saran Barış Gösterileri bence son derece olumlu, son derece önemliydi. Ama buralarda yer alanlardan bazıları, Bush'un yapmaya hazırlandığı tahribata karşı çıkarken, Saddam'ın şimdiye kadar yapmış olduğu tahribata da eşit derecede güçlü tavır aldılar mı, bundan o kadar emin değilim. Son analizde Saddam 'yerel' bir felaket, oysa Amerika'da Bush ve danışmanlarının zihniyeti global bir felaket olmaya aday; onun için de onu durdurma mücadelesi çok önemli. Ama yan etkilerinin zararı nedeniyle DDT'yi yasaklarken, 'Yaşasın yerel zararlılar!' diyemeyiz.