'Baştan' kokmak

Daha başında rasyonel bir temele dayanmayan bir sorun, var olduğu sürece, büyür küçülür, dallanır budaklanır, pek çok kılığa girebilir, ama rasyonelleşemez.

Daha başında rasyonel bir temele dayanmayan bir sorun, var olduğu sürece, büyür küçülür, dallanır budaklanır, pek çok kılığa girebilir, ama rasyonelleşemez.
Çünkü onu küçülten ya da büyüten, şu ya da bu kılığa sokan tavırlar, son analizde, 'rasyonel-olmayan' bir soruna karşı alınmış tavırlardır.
'Rasyonel-olmayan' bir soruna karşı alınabilecek tek rasyonel tavır, onu ortadan kaldırmaktır. Bunu yapamıyor, ama gene de onun karşısında bir tavır alıyorsanız, bu da pek 'rasyonel' bir tavır olamaz. Siz böyle davranınca, tabii başkaları da buna karşı bir tavır takınmaya karar verecektir. Ama sorunun temelinde yatan akla aykırı durum, bu sonraki tavırları da belirleyecektir. Böylece, 'akıldışılık' büyüyerek ve katlanarak devam edecektir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin, bütün resmi kurumlarıyla, başörtüsü denilen bez parçasına savaş açmaya karar vermesi, tam böyle bir olay oldu. Başından beri akıldışı bir davranıştı. Gitgide daha da akıldışı biçimler alarak devam ediyor.
Olayı büyüten etkenlerden biri, başörtülü bir hanımın milletvekili seçilmesiydi. Onun, başına o bezi sararak Meclis'te yemin etmesine engel olmak için girişilen siyasi ve hukuki savaşta 'demokrasi' kavramı iyice yaralanıp berelendi. Ama örtüye karşı milli seferberlik ilan etmiş olduğumuz için olayın o tarafına hiç bakmadık. Hem zaten bu memlekette
'demokrasi' böyle şeylere alışık ve dayanıklıdır. Ağzı burnu ikide bir kırılır, ama o ses etmez, seke sürüne yoluna devam eder.
Bu olayın ve üniversiteye 'başörtüsü' denilen o menfur bez parçasını sokmama savaşının 'yan etki'lerinden biri, bunun meşrulaştırılması için sarılınan 'kamu' kavramının da 'demokrasi' gibi ezilip büzülmesi.
'Üniversite kamu mekânıdır' gibi bir gerekçeyle kapıya başörtüsü filtresini
dikiyorsunuz. O yetmediği için basınımız da kameralarıyla hazır ve nazır ki, suçu suç mahallinde tespit edip muhbir rolünü yerine getirebilsin.
Peki, 'özel' üniversite de kamu mekânı mıdır? Devlet Deniz Yolları'nın sözgelişi İstanbul-Trabzon vapuruna başörtüsüyle binilebilir mi? O da 'kamu mekânı' değil mi? Yoksa, örneğin yolcular kamaralarında başörtüsüyle oturabilir, ama yemek salonuna gelirken başlarını açarlar mı?
Kamudan yolunan başörtülü kadınlar, toplumun hangi mekânlarında bulunur ve hayatlarını sürdürürler?
Sonuçlarının çok kötü olacağı yetkililer tarafından bize bildirilen karışıklıkların kesinlikle önlenmesi için başörtülü ve başörtüsüz bulunulacak mekânları sözgelişi kırmızıya ve yeşile boyayarak trafiği düzenlemek mümkün müdür?
Erkek oldukları için başlarının üstüne bez bağlamayan, ama başlarının içinde başörtülü kadınların taşıdıkları fikirlerin aynısını taşıyan kişilerin 'kamu mekânları'na giriş çıkışları nasıl denetlenecektir? Bu arada gene gümbürtüye giden 'eşitlik' kavramını kurtarmak için onların da sözgelişi takke giyerek dolaşmalarını emreden bir yasa çıkarmak çıkar yol olabilir mi?
Bu arada bana 'akıldışı' görünen bir başka duruma dikkat çekeyim. 'Devlet' veya 'özel', bütün üniversitelerde başı bağlı kadın hizmet görevlileri çalışıyor. Bunlar bu kamu mekânlarına serbestçe girip çıkıyor. Kapıda görevliler durdurmadığı gibi kahraman gazeteciler de gelip fotoğraflarını çekmiyorlar. Böylece, 'kamu mekânında baş bağlanmaz' kutsal kuralı ihlal ediliyor. Şimdi, bundan ne sonuç çıkarılmalıdır? Başörtüsü hademe başındaysa zararsız bir bezdir, ama bir öğrenci başına bağlandığı andan itibaren patlayıcı nitelikler edinmektedir -bu sonucu mu çıkarmalıyız?