Batılı Kemalistler

Hollandalı parlamenterin Türkiye raporunda Kemalizm üstüne söylediği birkaç söz hakkında üst üste yazı yazarken, aklıma bir süredir pek rastlamadığım bir durum geldi.

Hollandalı parlamenterin Türkiye raporunda Kemalizm üstüne söylediği birkaç söz hakkında üst üste yazı yazarken, aklıma bir süredir pek rastlamadığım bir durum geldi.
70'li yıllarda yurtdışında bulunduğumda veya herhangi bir zamanda Avrupalı, Amerikalı tanıdıklarımla konuştuğumda, Kemalizmle ilgili bir tutumla sık sık karşılaşırdım: 'Kemalizm iyidir!'
Ben kendim Kemalizm'le ilgili olarak öteden beri eleştirelimdir. Bunun ayrıntılarına bu yazıda girmek gerekmiyor, ama öncelikle aşırı otoriter yanından ötürü olduğunu söyleyeyim. Peki, demokratik bir kültürle yetişmiş bu 'Batılı' dostlarım niçin bu konuda böyle düşünüyorlar?
Bu soruyu sorduktan sonra cevabını bulmak için öyle fazla kafa yormak gerekmiyordu; zaten kendileri de, tartışma devam ettikçe, yargılarının neye dayandığını belli ediyorlardı.
Ünlü 'bon pour l'orient' mantığından başka bir şey değildi bu 'dayanak'. Yani, "Siz Üçüncü Dünyalı, üstelik bir de Müslüman bir toplumsunuz. Böyle bir noktadan başlayıp bugün olduğunuz yere gelmişsiniz. İyi kötü Batı'ya benzer bir hayat biçimi içinde yaşayabiliyorsunuz. Daha ne istiyorsunuz? Bütün bunları da Mustafa Kemal'e borçlusunuz. Kıymetini bilin!"
Hele İran'daki 'ayetullahlar devrimi'nin rengi ortaya çıkınca bu tavır daha da güçlenmişti.
Bu argümanlarla konuşan tanıdıklarımın bir kısmı, sıradan liberal denebilecek Batılılardı. Onlar Batı'nın son analizde iyi olduğunu, Kemalizm'in de son analizde Üçüncü Dünya'dan türemiş bir 'Batıcı ideoloji' olduğunu düşünüyorlardı. Veriler bunlar olunca, sonuç da 'iki kere iki' gibi ortada. 'Yiyin için, şükredin!'
Tartıştıklarımın daha fazlası (benim teorik konumumun gereği) Marksistlerdi (veya daha ılımlı solcular, örneğin sosyal-demokratlar). Ancak, tartışılan konu bu olduğunda, onların tavrı da farklı değildi. Danimarka'da uygulanacak ekonomik politika hakkında bu iki kesim sonsuza kadar tartışabilir ve tartıştıkça görüşleri büsbütün uzaklaşırdı. Ama Türkiye'de demokrasinin ne olduğu ve ne olabileceği konusuna gelince değişen pek bir şey yoktu: 'Bon pour l'orient bir demokrasiniz var. Tepe tepe kullanın ve kıymetini bilin.'
Marksistlerin, hangi çizgiden olsalar, gene de Stalin şematizasyonlarını andıran 'toplumsal evrim' kategorileri vardır. Buna göre de, Türkiye, var olandan iyisini zaten hak etmiyordu. Hepsi böyle düşünmüyordu, ama böyle düşünenleri çoğunluktaydı; hem de çok bilinen, tanınmış yazarlar, teorisyenlerdi.
Bu olaylara buradan bakanlar, sanırım Oostlander gibi söz söyleyenleri kınar ve lanetler, ama şu anlattığım biçimde akıl yürütenlere alkış tutar, 'Türk dostu' falan diye kucak açarlar.
Oysa aşağılanmanın ta kendisi bu tabii.
Anlattığım kişilerin hiçbiri Kemalizm'i (veya onun benzerlerini) kendisi için beğenecek değil. Bu sadece 'Türkiye gibi bir yer için iyi', 'Şark için iyi sayılır.'
Sonraları bu anlayış aşındı ve yavaş yavaş ortadan kalktı. Abartmayayım: Batı'da mutlaka egemen anlayış hâlâ budur ve büyük kitlelerin düşünce biçimini etkilemektedir. Dediğim, benim çevremde insanlar böyle düşünmez oldular. 'Niçin?' diye sorduğumda, en önemli 'tek' etken olarak, Edward Said'in 'Orientalism'inin etkisini düşünebiliyorum. Onun bu çıkışı, Batı'nın entelektüel çevrelerinin bakışında gerçekten önemli değişiklikler yaptı.
'Entelektüel', tanımı gereği, doğru bulduğu yeni bir düşünceyle karşılaştığında değişebilen, kendini bu yeni doğruya göre yeniden biçimlendirebilen kişidir. Ama bu akli disipline alışık olmayan çoğunluk, kendisine belletilmiş şeylerle ömür boyu yaşadığı ölçüde rahat eder.
Sonuç: Adamın biri size 'Demokrasi anlayışınızı değiştirin' diyorsa, 'Kemalizm'inizi sorguluyorsa, bunu düşmanlığından değil, sizi ciddiye aldığı için yapıyordur.