Batılının önyargısı

Irak krizi kapıya gelmeden önce Türkiye, AB kriziyle meşguldü. Özellikle Almanya ve Fransa'nın inisiyatif kullanması sonucu, üyelik görüşmeleri...

Irak krizi kapıya gelmeden önce Türkiye, AB kriziyle meşguldü. Özellikle Almanya ve Fransa'nın inisiyatif kullanması sonucu, üyelik görüşmeleri, Türkiye'yi mutlu kılmayan bir tarihe ertelenmişti.
Irak krizi aynı Almanya ve Fransa ile Amerika'nın da arasını açtı. Ama orada 'açılan ara', bu iki ülkenin, ABD ile ittifakında ayağını sürüyen Türkiye ile yakınlaşmasına yol açmadı.
Çünkü, iki ülkede oluşan bu 'uzaklık', güncel konjonktürde gelişen olaylara karşı oluşmuş güncel bir tepki değildi. Bu iki ülke yönetiminin benimsediği tavrın, bireysel olduğu için çok daha net ve açık bir dille, Giscard d'Estaing ve Schön tarafından söylenmiş olması herhalde bütünüyle bir rastlantı değil. Burada yaygınlaşan deyimiyle 'çok eski önyargılar'a dayanıyor bu tavır; onun için de, güncel gelişmelerden çok fazla etkilenmiyor.
'Dolayısıyla' diyebilirsiniz, 'Türkiye ağzıyla kuş tutsa kendini bu adamlara kabul ettiremez.' Zaten pek çok kişi bunu her gün söylüyor, söylemek değil dinlemek konumunda olan daha da çok kişi buna inanıyor.
İddianın içinde önemli bir doğru payı olduğunu düşünüyorum. Avrupalı, Batılı 'beyaz adam'ın önyargıları öyle az buz hikâye değildir. Öte yandan, bu 'uzun hikâye'nin ayrıntılarını da en iyi gene Batılılardan, Batı'nın bu
eğilimlerini eleştiren Batılılardan öğrenirsiniz.
Şimdi, bu ikinci tip Batılının Türkiye'deki karşılığını bulmak çok zor. Kendi toplumunun fiillerine ve zihniyetine, geçmişteki fiillerine ve eylemlerine böyle bir eleştirellik içinde bakan çok az, gördüklerini söyleyen daha da az.
Böyle olunca, yukarıda değindiğim, Giscard d'Estaing/Schön ikilisi ya da Fransa/Almanya ikilisinin tavırları karşısında, 'İşte Avrupalının önyargıları' diyor, bunu deyince de rahatlıyoruz. Bunu demekten bir adım ileri atmaz, bir yandan söz konusu 'önyargı'nın temellerini, bir yandan bizim kendimizin, o 'önyargı'nın oluşmasına katkılarımızı araştırmazsak, bizim bu teşhisimiz de aynı düzeyde bir önyargı olup kalır.
Yugoslavya'nın Niş kentinde, Sırpların 'Çele Çule' dediği acayip bir 'anıt'
vardır: 1809'da Karayorki ayaklanmasında Osmanlı komutanı Hurşit Paşa, Sırp ölülerin kafalarını kestirmiş, yüzdürmüş, Padişah'a göndermiş, kalan kellelerle de 14 sıradan oluşan, dört köşe bir kule yaptırmıştı. 'Çele Çule', 'Kelle Kule'nin Sırp ağzıyla söylenmişidir. Kule, 952 kafatasından oluşuyordu. Zamanla bazıları çeşitli nedenlerle kayboldu ama çoğu orada duruyor. 1892'de Sırplar burada bir şapel inşa etti, böylece 'kalıntı'
kapalı yerde koruma altına alındı.
Lamartine'in bir sözü de bir plakete kazınarak buraya kondu: "Bu anıt hep ayakta kalmalıdır! Bir halk için bağımsızlığın ne demek olduğunu çocuklarına öğretecek, bu uğurda atalarının ödediği bedeli gösterecektir."
Batılılar, sözünü ettiğimiz önyargıyı, böyle olaylara ihtiyaç olmadan da üretirlerdi; ama böyle olaylar en azından onu desteklemiş, perçinlemiştir.
Tarihte herkesin benzer işler yaptığını söyleyebilirsiniz. Doğrudur. Zaten ben de Türklerin başkalarından kötü insanlar olduğunu söylemiyorum, çünkü buna inanmıyorum. Ama kendilerini eleştirmekte çok yetersiz, kendilerini temize çıkarmakta fazla aceleci olduğumuzu düşünüyorum.
Burada önemli olan, geçmişte yapılandan çok, geçmişte yapılan karşısında bugün alınan tavırdır. Aldığınız bu tavırla, geçmişteki olayı aştığınızı gösterebilirsiniz, ya da hâlâ oralarda olduğunuza dair vahim ipuçları verebilirsiniz.
Türkiye bu dediğim tavırlardan birincisine hiç yüz vermedi. ('resmi' düzeyden söz ediyorum.) İkincisini ise hep yaptı. O zaman, karşımızdaki tavır bizim dediğimiz gibi bir 'önyargı' olsa bile, onu sarsmak, geçersizleştirmek ve aşmak üzere bir şey yapmıyoruz; tersine, onu yeni yeni örneklerle takviye ediyor ve haklılık kazandırıyoruz.