'Ben yakalıyorum, onlar bırakıyor'

Dün 'Savaş meydanında kazandığımızı barış masasında kaybediyoruz' ideolojisi üstüne yazıyordum.

Dün 'Savaş meydanında kazandığımızı barış masasında kaybediyoruz' ideolojisi üstüne yazıyordum. Böyle bir ideoloji, yalnız askerin sivilden üstün olduğunu söylemekle kalmıyor, aynı zamanda savaş durumunun barış çabasından daha -bizim için- yararlı olduğunu ima ediyor.
Bunun bir benzerini, 12 Eylül öncesinin vurdulu kırdılı günlerinde sık sık işitmeye alışmıştık. O zamanki cümleyi üreten asker değil, polisti. 'Biz yakalıyoruz, mahkemeler serbest bırakıyor' derlerdi. Şimdilerde kullanılmaya kullanılmaya unutuldu, ama o zamanlar kulağımızda yer etmiş bir söz, bir değerlendirmeydi bu.
Evet, dünkü gibi bunun için de sorayım: Mümkün mü, bu sözün (yani bu 'suçlama'nın) ima ettiği şeyin doğru olması? Ortada bir devlet var: bir yığın kolundan biri polis, öteki yargıçlar... Biri 'yapıyor', öteki 'bozuyor'... Niye? Nasıl?
Ama bizim toplumda insanlar 'Niye? Nasıl?' diye sormaya pek alışık değildir. Hatta bazıları tesadüfen fazla soracak olsa azar işitir. 'Orasını fazla kurcalama! Öyle işte! O kadar' cevabını alırlar.
Peki, nedir işin aslı?
Toplumda sürekli bir kargaşalık var, insanlar da tedirgin oluyor ve tabii ilkin polisten hesap soruyor. Polisin durum hakkındaki açıklaması da yukarıdaki formül oluyor -yani, 'kabahat' başkasında.
Bunun altında yatan zihniyet ve dolayısıyla dinleyene aşılayacağı bakış tarzı, aslında epey ürkütücü. Çünkü, polisin şu ya da bu nedenle 'içeri aldığı' bir kişinin bundan böyle 'dışarı çıkmaması' gerektiği yargısını içeriyor. Mahkemenin kendi prosedürü var: kanıt gerek, tanık gerek, bunların inandırıcı, hukukun gereklerine uygun olması gerek. Ayrıca bir suçun belirli bir karşılığı, gözaltında tutmanın belirli bir ölçüsü var. Mahkeme bu kuralları yerine getirince, 'Biz yakalıyoruz, onlar salıyor' oluyor. Ne yapsaydı peki? Sen yakalayıp getirdin diye idam mı etseydi?
İçerdiği (daha doğrusu, 'içermediği') hukuk nosyonu bakımından iyice korkunç olan bu önerme, o zamanlar geçer akçaydı, yığınla kişinin ağzında ideolojik mücadele ve propaganda aracıydı (şimdi aynı işlere yarayan bir yığın benzerleri gibi), çünkü zaten toplumun hukuk nosyonu da bundan ilerilerde bir yerde değildi. Osmanlı'dan kalma düşünce alışkanlığı: 'Adam zararlıysa ('yaramaz adam' sınıfına giriyorsa) giderilir.'
Nasreddin Hoca fıkrasını üreten de, son kertede, biziz; ama fıkra olsun olmasın, 'ya sayı bilmeyen ya da sopa yememiş' birileri her zaman ortalıktadır ve daha da kötüsü, işbaşındadır.
Şimdi, 70'lerin bu ideolojik-polisiye pozisyonu, dün konu ettiğim 1897 savaşı ve Girit konusuyla aynı özü paylaşıyor. Diyelim, birinde Yunan'ı yeniyorsun, öbüründe de gösteri yapan anarşisti yakalıyorsun. Hayatın işbölümü gereğince, burada senin işin bitiyor. Bundan sonrasını karara bağlamakla yükümlü olanlar konuyu devralıyor; onlar, konuyu, olduğu şey neyse o çerçeve içinde ele alacaklar, o şekilde bir sonuca varacaklar.
Üç gün sonra, sen, 'Vay! Ben bu Yunan'ı (ya da 'anarşisti') yakalamıştım. Elini ayağını bağlamıştım! Kim bunu serbest bıraktı?' diye kıyamet ediyorsan, tarihte, toplumda, insanlık âleminde, işlerin yalnız şiddet, bastırma, yakalama, ezme temeline göre gitmediğini hâlâ anlamamışsın demektir. Muhtemelen sorun yalnız 'anlamamak' değil, aynı zamanda anlamak istememek.
Bununla ancak 'gücü gücüne yeten' hukukuna varılır. O hukuktan da, dünya medeniyetine açılan bir kapı yoktur. Başka 'gücü yetenler' arasında oturursun.
İkincisi, 'Ben yapıyorum, onlar bozuyor' demenin uzun vadeli zararı, sakatlığı. Toplum, devlet kurumları 'yapışık ikizler'e benzer. Biri ötekini kötülüyorsa, sonunda kendini de kötülüyordur.
Geçen gün ameliyatta ölen zavallı, İranlı ikizler gibi.
Bu da bizi yarınki temamıza getiriyor.