Benim güzel faşizmim

Vaktiyle Almanya'da olduğu gibi Türkiye'de de iktidarı elde tutan seçkinler uzun zaman...

Vaktiyle Almanya'da olduğu gibi Türkiye'de de iktidarı elde tutan seçkinler uzun zaman demokrasi veya liberal değerler gibi şeylere 'yabancı ideoloji' olduğu gerekçesiyle direndiler. Ekonomide özel girişimin tercih edildiği, uluslararası düzeyde ise komünizme karşı 'hür demokratik' ve 'liberal kampta' yer alındığı yakın dönemde 'demokrasi' ve 'liberalizm' hakkında 'kökü dışarıda' gibi kavramlarla konuşmak, 'yabancı ideolojiler'den dem vurmak fazlasıyla saçma ve tutarsız görüneceği için, en uç sağın dışındaki sağ bu konularda dilini tutmaya dikkat etti. Bizim kuşağın hayatını meydana getiren bu yıllarda 'yabancı ideoloji' özellikle komünizm, aslında ise her türlü sol düşünceydi. Baskıcılığın gerekçesi,
'komünizmle mücadele' idi. 'Demokrasiye düşman' olduğu bilinen bir ideolojinin örgütlenmesine izin veremezdik (NATO'daki yakın müttefiklerimizin hepsi ülkelerinde komünist partilerle yaşadığı halde -ama herhalde biz demokrasiye daha fazla düşkündük!) Komünizmin örgütlenmesine izin veremeyeceğimiz gibi, komünizmin her zaman istismar ettiğini bildiğimiz demokrasiye de fazla hoşgörülü davranamazdık.
Bu yıllarda, Türkiye'deki 'siyasi özne'ler arasında, demokrasiye demokrasi için önem ve değer vereni, pek fazla yoktu. Düzene muhalif olanlar, iktidarın geleneksel mutlak karakterine aslında karşı değillerdi, çünkü kendilerini iktidara yaklaşmış hissettikleri oranda, bu mutlaklığın amaçlarını gerçekleştirmelerini kolaylaştıracağına inanıyorlardı.
Dolayısıyla ülkede ciddi bir demokrasi tartışması olmadı. Demokrasinin gerçekte ne olduğu bilinmedi.
Uluslararası düzeyde de, NATO'daki bu 'stratejik' arkadaşı eleştirmek ve böylece duygularını incitmek gereği pek fazla bir dille konuşmaya başladı.
Bunu Berlin duvarı izledi ve Soğuk Savaş dönemi birdenbire buharlaşıp gitti. Hava böylece durulunca, Türkiye'nin demokratik kılık-kıyafetinin niteliği de açık seçik ortaya çıktı. Üstelik, bu kılık-kıyafete bürünmüş Türkiye, Avrupa Birliği'nde üyeliğe aday olmaya karar vermişti.
Türkiye'nin nesnel önemi, kılığının perişanlığına rağmen, bu talebinin ciddiye alınmasına yol açtı. Böylece, peynir üretmenin yanı sıra demokratik kurumların işleyişinde de Avrupa'nın standartlarına uyma zorunluğu baş gösterdi.
İlk aşamada bu epey uzaklarda bir hedef gibi göründüğü için, bizim iktidar seçkinlerimizi pek fazla korkutmadı. Ama hedef yaklaştıkça, ortalığı korku sardı. O zamandan beri, izolasyonist milliyetçilik, tarihimiz boyunca bu alanda son derece zengin bir birikimini yaptığımız yabancı düşmanlığı, faşizm ve ırkçılık (ve bir miktar din) cephaneliğinin kapılarını açtı, içerideki malları dışarı taşımaya başladı.
Cehaletin verdiği cesaretle, hain Avrupa'nın bizi 'asker sultasında
yaşayan bir toplum' olmaktan çıkarmak gibi küstahça plan yaptığını, falan filan 'onursuz'ların da bu hain plana uyarak demokrasi isteme cüretinde bulunduklarını yazacak kadar ileri gidenler de oldu.
Aynı özü, biraz daha yontulmuş bir terminoloji içinde anlatmaya çalışanların sayısı daha fazla şüphesiz. Ama dilinizi ne kadar yontarsanız yontun, söylenen söz, sonuçta aynı söz.